20 Ekim 2015 Salı

Sanat ve Sanat İçin





                                                                                             

           “gün gün ile barışmalı /  kardeş kardeş duruşmalı /
             koklaşmalı söyleşmeli /korka korka yasamak ne”

           Hasan Hüseyin Kormazgil          

           


Yazıp yazıp siliyorum. Böyle zamanlarda hep elim ayağım dolaşıyor. Ülkemin yüreği yanan insanlarını, bu çatışmaya, bu kıyıma sürükleyenlerin, kana batmış görüntülerini mi  çalışmalı, diyorum.  Sonra da taşeronlar kanda boğulsun; ülkem,  bu dış  tezgahlı oyundan kurtulsun diye cümleler kurup, öyle şaşkın  geziniyorum. Halleşecek,  dertleşecek kimse olmaz bazen. Şiir kitaplarını  açarım, türküler dinlerim. Bir şiirde, bir türküde  derdimizin dermanı, ustaca dilendirilmiştir nasılsa.  

Hayatın güzelliğini ve  geçiciliğini,  insanın  evrenin, dünyanın öylesine doğal bir parçası olduğunu  bu denli güzel anlatan bir şiir bizi düşündürmez mi? Nazım Hikmet’in  “Masalların Masalı”nın tamamını aktarabilseydim keşke.



Su başında durmuşuz./Önce kedi gidecek,/kaybolacak suda sureti./Sonra ben gideceğim,/kaybolacak suda suretim./Sonra çınar gidecek,/kaybolacak suda sureti./Sonra su gidecek/güneş kalacak;/sonra o da gidecek...”(Nazım Hikmet)


Avrupa birliği ülkelerinde gezdiğinizde, kimse size pasaport sormaz; birinden diğerine İzmir den Ankara’ya, İstanbul’dan Diyarbakır’a gider gibi  gidersiniz. Ülkemize kumpas kuranlar, bilmezler mi bunu da, insanları kentleri birbirinden koparmaya çalışırlar.



Her insan bir mucizedir. Dünyaya gelişini düşünün. Yetişmesini. Çevresini, anasını babasını,  sevdiklerini. Nasıl kıyılır bir insana. Acıyı Bal Eyledik’te  neler söylüyor ozan,



 “bak şu bebelerin güzelliğine /kaşı destan /gözü destan /elleri kan içinde” (…)



“hor baktık mi karıncaya /kırdık mı kanadını serçenin /vurduk mu karacanın yavrulusunu /ya nasıl kıyarız insana” (Hasan Hüseyin)



Dünyayı, kirleten de güzelleştiren de insan.   Kendimize sorsak, görkemli uygarlık tarihine bir damla katkı yapacak  çabamız var mı? Dünden söz etmiyorum; şimdi?  Gelişmişliği, yüksek gelir, yeni teknoloji araç kullanmak sayan anlayış öyle yaygınlaştı ki, neredeyse hiç kimsenin kültür sanatla ilgilenesi yok. Eğitimlilerin önemli  bölümü, aydın geçiniyor ama çoğunun, ne şiirden, ne resimden, ne müzikten, ne tiyatrodan haberleri yok. Varsa yoksa kazanmak,  harcamak.  İzmir’in nerdeyse yarısından daha az nüfusa sahip Berlin’de, altmışın üstünde tiyatro, yüzlerce galeri, çok sayıda müze var. Küçücük Zagrep’teki Modern Sanatlar Müzesi’nin bir örneği bizim kentlerimizde de olabilse. Gaziantep’teki Zeugma Mozaik Müzesi’ni  yeni gezdim.  Buluntuların, mozaiklerin sunumu, sunum öncesi  restorasyon  çalışmaları ile gönendim..  Anadolu’da her kent, müze kent olarak izlenebilseydi keşke. Keşke o kentler ranta kurban edilmeseydi de,  kentli olmayı başka biçimde öğrenseydik. Çünkü  kentli olmak,  kalabalık caddelerde gezinmek, sitelerde oturmak, saygısızca araba kullanmak değildir.

Fransız ressam Paul Gauguin'in tablosu 300 milyon dolara satılarak dünya rekoru kırdı

Bir haber: “Fransız ressam Paul Gauguin'in tablosu 300 milyon dolara satılarak dünya rekoru kırdı.”  Kendi sayfamda aşağıdaki  yorumu yaptım, geçenlerde.

"Darısı başımıza; bakalım bizde ne zaman olacak  Derken, düşündüğüm, bizim resimlerimiz bu kadar para edecek mi değildi. Dünya ölçeğinde, yaptıklarımızın ortak kültüre katılmasındaki istekti öncelikle. Çünkü bir ülke, ne denli güçlü ise, sanatçıları da o denli güçlüdür ve diğer insanları o ölçüde etkiler. Giderek daha da küçülecek bir dünyanın kıyısında, her şeyi görüp, sessiz yaşamak kime zor gelmez? Keşke politikacıların da böyle düşleri, beklentileri, programları olsaydı. Keşke toplum olarak bize atılan çalımlara destek vermek yerine, böyle isteklerimiz olsaydı.
Ey, güçlülerin uğruna kurban edilenlerim, kurban bayramınız düşünceli olsun. Dostlukla.” Diyerek  noktalamıştım.

Bayram geçeli haftayı geçti. Bayram sonrası Ayvalık Tasarım Akademisi’nde Atmosfer  Sanat Projeleri kapsamında , “Yıkıcı etkinlik Olarak Sanat” başlıklı bir  konuşma yaptım.  Biz konuşup, biz dinliyoruz  ama  şikayetimiz de yok. İlgilenmeyenlere inat, çalışıyoruz işte. İşte bu  koşullarda,  yazdım bunları.

Hayat böyle, kendi bildiği gibi ilerliyor. Keşke sanat, şiir  ve aşkla yürüse. Sınırların olmadığı bir dünyada, hep barış olsa. Ve insanca yaşamak.
                                                                          Bedri Karayağmurlar

                                                                   www.bedrikarayagmurlar.com


                                                                              İzmir Ekim 2015

20 Aralık 2014 Cumartesi

GÖREN TOPLUM İÇİN


                                                          Bedri KARAYAĞMURLAR

                                                                         www.bedrikarayagmurlar.com

 

Bir Rus  fıkrası olarak anlatılır ama bize de uygun düşüyor. İvan,  kırda bir  başına yürürken,  bir  ses duyar. “Dur.” İvan  şaşırır. Çevresine bakar, ağaçlar, otlar,  çiçekler, tozlu yoldan başka bir  şey  yoktur.  Ses  daha  güçlü  duyulur. “Korkma, bugün senin günün.  Dile benden ne  dilersen.” İvan,  korkuyla  karışık şaşkınlık içinde,  ne  diyeceğini  düşünürken,  ses uyarır. “Yalnız  şunu  unutma,  sana  ne vermişsem,  iki  katını komşun  Pavel’e  vereceğim.” İvan  kararını  açıklar çekinerek.  “Bir  gözümü  kör et.” 

Kendisinden  başka kimsenin bir  şey olmasını istemeyen,  bunun için her türlü   hileye  dümene  başvuranların sayısı  giderek artıyor  ne yazık. Evimdeki  bir onarım için gelen usta,  kendisinden önce yapılmış işlerle  ilgili o kadar çok  ileri  geri  konuşup,  sabrımı taşırmıştı ki; “Usta    başkasını karalayarak,  kendi işini  daha  iyi  yapamazsın.  Sen hiç başlama,  güle güle.”  Demek  zorunda kalmıştım.

Diğerinin  başarısızlığı ile besleneceği  düşünülen bir  başarı,  olsa  olsa,  sığlığın, aptallığın,  beceriksizliğin göstergesi olur. Kendi  yaptığını tek  marifet,  tek  doğru sananın,  algısı  da, aklı da kıttır. Her alanda kazanılmış, başarılmış,  edinilmiş  bunca deney,  bilgi   ve birikim varken,  kendisinden  başka  kimse  yokmuş  gibi  davranan  ve başkalarını karalayan, kim olursa olsun,  bugünlere  gelmemize neden olan kötü zihniyete (anlayış)  sahip  sıradan biridir  gerçekte. Kendini  beğenmişlik  içi  boş bir  şişinme,  kasılma   değil midir? Bu  davranışların, anlayışların arkasında  gerçekte, birikimsizliği,  beceriksizliği  gizleme yok mudur?

Atalarımız, “Kılavuzu karga olanın,  burnu  boktan  kurtulmaz.”  Derken,  bugünlerle  ilgili  de  yol göstermek  istemişlerdir kuşkusuz. Her  nasılsa  egosu  şişmiş, eski  deyimle  “kerameti kendinden menkul” olanların, anlayışlarını,  yaptıklarını tek seçenek gibi  sunmasındaki  sığlık kolayca anlaşılmayabilir belki ama bunun bir yolu olmalı !

12  Eylül döneminin liberal politikaları mı  bozdu insanımızı? Bilmiyorum. 

Kendisine devlet eliyle,  işin aslı  halkın elinden  olanak sağlanmış,  yetki  verilmiş olanlar, ele geçirdikleri olanakları kimseyle paylaşmadan  kullanmanın bir  yolunu  bulurlar. Çünkü,  artık toplumsal  değerler  çoktan yara almış, örnek alınan gelişmiş ülkelerdeki, birey,  toplum, devlet ilişkileri hiç  önemsenmeden,  salt  biçim örnek alınarak,  her şeyi  ele  geçirmek,  şişmiş egonun amacı olmuştur. İşte  bu kargaları  kılavuz  edinenlerin, doğru karar vermesi bu  yüzden,  nerdeyse  olanaksız  hale  gelir.   Bu  kılavuzlar  zaman zaman sanatçı,  zaman zaman politikacı, zaman zaman bilim adamı,  tüccar, iş adamı kılığında görünebilirler.

Şişmiş ego,  kendini beğenmişlik,  narsisizme  dönüştüğünde,  hastalık  çevresine önlenemez zararlar vermeye başlar. Hiçbir yaratıcılığı olmayan ressam,  kendisini dev aynasında  görüp, bir  de başkalarını beğenmez. İki  kitap okumamış politikacı, laf ebeliği ile her şeyi bilen olur. Akademik unvanı, bürokratik unvan  gibi  kullanan birisi, müthiş bir bilim adamı havasında gezer. Sonra işler  gittikçe  kötüye gider. Her şey kapanın elinde kalır.  Kapan, öyle  hakkı  sanır ki  kaptıklarını, kimse  bir  şey kapmasın diye her yolu  dener. Kimse adam olmasın,  kimsenin eli  kolu tutmasın,  yeter ki,  o  tek olsun.  O bir  göze  razıdır, yeter ki, diğerleri  kör olsun.

 Bu bozulmadan nasıl kurtulacağımızı bilemiyorum. Bir yapının oluşması  zordur.  Yapı  varlığını korumak için direnir. Ancak  günün birinde yapıyı sarsan bir oluşum boy vermeye başlar.  Bir  mikrop  girer, bir  hastalık bulaşır.  Bir  kargaşa başlar.  Yıkım hızlıdır. Yapı yıkıldığında ,  bundan  kimler,  neler,  nasıl yararlanır  bilinmez ama yıkıma  neden olan her şey bilinir. Belki  tek göze  razı olanların güçlendiği  körler  toplumunu bir  gün tarih yazar.  Kim bilir.

 
 

                                                                                                Kasım 2014 İzmir
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

5 Şubat 2014 Çarşamba

Geleceği Kavramak


                   



                                                                                  


Giderek belirsizleşen geleceğe doğru savrularak ilerliyoruz. Ekonomik programların yatırım dışı, ranta ve borca dayalı büyümeyi öncelemesi nedeniyle,  işsizliğin,  enflasyonun, devalüasyonun önlenemeyeceği, sürdürülebilir modeller yaratılamayacağı apaçık ortaya çıktı. Eğitim ortalaması 3.5 yıl,  belleği 20 gün olan bir toplumda, etkili beklentilerin oluşmaması nedeniyle,  kısa vadede dönüşümün gerçekleşme olasılığı da pek mümkün gözükmüyor.  Değerleri; birçok etkenin yanında, askeri darbelerle giderek aşınan ve özdensizliğin yaygınlaştığı bir toplumda,  “araba devrilirse devrilsin yeter ki bana bir şey olmasın” diyen insanların aymazlığı da derinleşiyor.

Değerleri kendisi ile sınırlı olanların, toplum içinde bir değeri anlamaları ve korumaları da imkansızlaşır. Ahlak denilen şey, sadece çaresiz kadınların yaşadıkları ile sınırlı olduğu sürece  yeteri kadar anlaşılamaz.  Eğitimli, kültürlü gözükenlerin özdensizliği, ilk mahkum edilmesi  gereken davranışlardır.  Apaçık yüzlerine vurup, bu safralardan kurtulmak gerekir. Toplum içindeki yerlerinin sağlamlığı yanılgısı ile davrananların, kim olurlarsa olsunlar;  sanatçı, politikacı, sanayici, akademisyen  hiç farketmez, toplumsal çürümenin sorumluları olduklarını  kabul etmeleri gerekiyor.

Nerede nasıl davranacağını,  ne konuşacağını bilmeyen birinin kim olduğu önem taşımaz artık.  Safraları atarak,  değer örüntüsü içinde insan ilişkilerini yeniden örmek kaçınılmaz bir sorumluluk gibi  gözüküyor.  Ziya  Paşa’nın  "Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” (Kişinin aynası eylemidir, sözüne bakılmaz/Kişin akılı eserinde görünür) sözünü hiç unutmadan bakın  çevrenize; mangalda kül bırakmayan, ahkam kesen ama kadına yönelik şiddeti içselleştirmiş, kendi hakkından başka hiçbir hakkı, hukuku tanımayanların, insanlığını, kimliğini çekinmeden sorgulayın. Bu yüzsüzler,  hak etmeden bütün ekonomik değerleri götürürler.  Bunlar,  hiç yetenekleri olmadan her şeyin kendi hakları  olduğunu düşünürler. Bunlar  karşınıza değişik kılıklarda çıkarlar; zaman zaman liboş, zaman zaman entel, zaman zaman politikacı ya da iş adamı görüntüsünde olabilirler.  Çok  dikkat edin, süpürün gitsinler. 

Kokuşma sürdüğü sürece,  ne bilim, ne sanat kendi değerleri ile sürdürülemez. İnanç ve diğer kutsallar yeteri kadar yaşanamaz ve anlaşılamaz. İnsanların içten duygularını kendi çıkarları için kullananları nasıl engelleyebilirsiniz bu koşullarda? Bilim adına söylenenler kutsal yargılar gibi  dayatılır. Sanat olarak sunulanlar, cilalanmış duyarsızlıklar olabilir. Ranttan başka değeri olmayanların hangi politik görüşte olduklarının hiç bir önemi yoktur. Kültürlü eğitimli birinin kadını aşağılamasının, eğitimsiz birinin  kadına uyguladığı şiddetten hiçbir farkı yoktur gerçekte. Bunları çoğaltabilirsiniz.

Toplumsal değişim ve dönüşüm sanıldığı kadar kolay değildir. İnsanın insana saygı duyduğu, evlerde pencerelerin demirsiz olduğu günler çoktan yok oldu. Daha neler yok oldu bir düşünün.   Doğamız, insanlığımız, tarihimiz  her şey aşındıkça aşındı. Bu usul dönüşüm “24 Ocak kararları” ile hızlandı. Şimdi sözde liberal, sözde serbest piyasa ekonomisine, sayısız  üniversiteye sahip, gelişmekte olan(!) bir ülkeyiz.  Demokrasi, insan hakları  ve daha  bilmem ne kadar alan açısından durumumuz yürekler acısı. Bu dünyada  yaşayıp, olup bitenleri görmezden gelerek ayakta kalmak imkansız. Küreselleşen dünyada, ister kabul edin ister etmeyin işler böyle yürüyor. İstediğiniz  gibi  pembe tablolar çizebilirsiniz, ancak,  gerçek yerinizi  görmek için, değişik alanlardaki  durumumuza  bakmamızda yarar var. Boy aynasında kendinden başka kimseyi görmeyen zavallı  narsistin,  kalabalıkların içindeki komik halini getirin gözünüzün önüne.  Şimdi bakın, sanayi üretimde neredesiniz? Okuryazarlıkta neredesiniz? Eğitim alanlarındaki yeriniz neresi? Bilimsel araştırmada yeriniz neresi?  Kaç patent üretebiliyorsunuz? Sanatçılarınızın kaç müzede çalışması var? Olimpiyatlarda kaç madalya alıyorsunuz?  Kişi başına düşen milli geliriniz ne kadar? Gelir dağılımınız ne kadar adil? Vergi adaletiniz  ne halde?  Daha sayalım mı?  Bütün bunlara bakıp kendimize çeki düzen vermek zorundayız. Toplumsal ve bireysel değerlerimizi çerez yaparak yaşamak ne kadar mümkün?

Herkes kendine bakmalı; eğitimli, kültürlü olduğunu düşünenlerin, elde ettiği geliri yalnızca kendi hakkı olarak görenlerin, sorumluluklarını hatırlaması gerekmiyor mu? Geçim derdindeki milyonlarca insanı, hem vatandaş olarak görüp,  hem de onların inançlarından, yoksulluklarından, eğitimsizliklerinden rant çıkarmak ne zaman biter acaba?

Unutmamalıyız: Herkes herkesten ve her şeyden sorumlu.


                                                                                     Bakırköy Şubat 2014



20 Ekim 2013 Pazar

Geri Dönüş




                                       Bedri KARAYAĞMURLAR


2009da gerçekleştirmeyi  tarsarladığım uluslararası etkinlik için yazdığım metin, bir  başka boyutta gerçekleşecek  bir akademik çalışmanın çıkış gerekçesini oluşturacak.


Sanayi Devrimi ve getirdikleri, günümüze dek, bütün yapıcı ve dönüştürücü olanaklarını
sınırsızca kullanarak hem çevreyi, hem de insanı tahrip etti. Camdan, çelikten, betondan
geometrik biçimlere yerleştirdi insanları. Bu uygarlığın bir boyutuydu. Şimdi insan yeniden
doğayla barışmanın yollarını aramak zorunda.
Kaynakları tükenen dünyanın yaşayacağı yeni sorunların neler olacağını tam olarak
bilemesek de, çok sıkıntılı bir döneme doğru ilerlediğimiz söylenebilir. Sanayinin
gereksindiği ham maddeyi doğadan söküp almak yerine, geri dönüşümle kazanmak
giderek önem kazanıyor.
Modern üretime geç katılan, toprağa bağlı üretimi sürdüren ülkelerde teknolojinin ve
sanayinin 20. yüzyılın ikinci yarısında hızla gelişmesi insanların günlük hayatını kolaylaştırmış,uzun vadede yaşadıkları çevreyi ve kentleri olumsuz biçimde değiştirmeye başlamıştır.
Birçok fabrika üretim yaparken çevresine büyük zarar vermektedir. Ortaya çıkan atıkların
dönüştürülmesi, dönüştürülemeyenlerin depolanmasıyla ilgili çalışmalar, sorunlara kısmen
çözüm olsa da, bir boyut sürekli ihmal edilmektedir: İnsan
Aklıyla doğanın karşıtı olan ve onu sürekli biçimlendiren insan, doğanın parçası olarak
yaşadığı dönemde ne denli vahşi olursa olsun, bugünkü kadar acımasız ve saldırgan
olmadı. Doğayla birlikte kendi türüne karşı, çıkardan başka değer tanımayan insan,
yitirdiği yapısını yeniden keşfe çıkmak zorundadır. Kültür sanat etkinliklerine pay ayırmayan
ve bunun önemini anlayamayan sermaye, dünya kaynaklarından aldığı payın karşılığını
ödemiyor, başka insanların payı olan havayı suyu ve diğer değerleri haksız biçimde
kullanıyor demektir. Gittikçe dayanılmaz olan yaşamı kolaylaştırmak için kendi dünyasında
çalışan bilimi, insanları, yine kedisi için anlamaya, doğayı insanlaştırmaya çalışan
sanatçıyı, üretilen değerlerin yaratıcısı ve paydaşı görmeyen sanayi üretimi, vahşi olmaktan kurtulamaz.
Baş edilemeyen teknoloji ve sonuçlarının kültür boyutu oldukça etkili çalışmalarla ele
alınmaya devam ediliyor. Felsefede Alman Okulu düşünürleri, sanatta (özellikle Kübizm
sonrası) artıkların ve atıkların kullanılmasındaki çaba, teknoloji ve kültür sanat ilişkisini
önemli ölçüde biçimlendirmiştir denilebilir. Kübist kolajlardan, hurdalardan yapılan
heykellere ve giderek her türlü artığın, atığın kullanıldığı günümüzdeki çalışmalara dek uzun
bir deneyim var elimizde.
Sanayinin ve teknolojinin ortaya çıkardığı sorunlara çözüm aranmasındaki süreci kısaltmanın
yollarından birisi de, kendisinden kaynaklananların insanlaştırılarak dönüştürülmesidir. Atık ve artıklara insani düzeyde vurgu yapmak, yeni kent ve çevre sorunlarını, sanayi atık ve
artıklarını kullanarak değiştirmek ve dönüştürmek, sanayinin insanın yaşam kalitesine
yaptığı maddi katkıyı estetik boyutla birleştirerek, tinsel anlamda yaşam kalitesini artırmak
bugünün önemli sorunlarından biridir. Yaşanılan küresel krizlere sanat yoluyla çözüm
bulamayız belki ama yaşamı ne olursa olsun kazanmak olarak gören anlayışı, estetik
özneleri çoğaltarak değiştirmenin mümkün olduğuna inanmak istiyoruz.
Geri Dönüş” kavramını bu bağlamda Aristotalesin Poetika”ında kullandığı Peripetie
Baht Dönüşü” kavramıyla da ilişkilendirmek istiyoruz. Bu aynı zamanda tragedyaların asıl
yapısını oluşturan kavramdır. Çağdaş trajedilerin oluşumunda sanayi devriminin payı
yadsınamaz. Nesne olarak kullanılanların, yeniden yararlanmak amacıyla dönüştürülmesi
düşüncesi insanın kendisine de uygulaması gereken işlemlerden biridir. Yabancılaşma,
yalnızlaşma, ötekileşme gibi daha bir çok kavramla anlatmaya çalıştığımız insanın durumu,
sağaltım için harcanan çabalar (bilginin öğrenilmesi: anagnorisis) ile sürekli bir baht
dönüşü, bir tür gel git oluşturmaktadır. İnsanlık anagnorisis ile peripetie arasına sıkışmıştır.
Bizim ve yaşadığımız yerküre için ortaya çıkan trajik durumun anlaşılarak geri dönüş”üm
olanaklarının çağdaş sanatın diliyle bir başka düzlemde tartışılması gerektiğinde
kanısındayız.

1

17 Ekim 2013 Perşembe

Resmin Anlamı

 

Resmin Anlamı
 
        

                                                          Bedri Karayağmurlar

Diğer sanat alanlarında üretilen işler, çalışmalar,  yapıtlar,  ne derseniz  deyin;  hiç birinde  anlam,  izlenen resmin anlamı kadar merak edilmez.  Resimle ilgili genel beklenti,  tanınan nesnelerden kurulu bir dünyanın  aktarılmasıdır. Bir  yapıtta biçimlenenler  eğer  tanınan nesnelerden oluşuyorsa,  izleyenler açısından resim anlaşılmıştır. Müzelerdeki  anlı şanlı resimler, doğa kaynaklı ise anlam açısından bir  sıkıntı yoktur. Resimde,  kitap okuyan bir  kadın vardır,  denizde  bir  yelkenli,  durgun suda süzülerek  gitmektedir. Bakan anlamıştır. “İşte burada  bir de  martı  var.  Arkada  bir  ev.  Hepsini anladım.” Oysa  görülen  ile görülenin anlamı öylesine  farklıdır ki, bu  düz  bakışla varılan yargı şaşırtır bizi.  Çünkü  anlaşıldığı  söylenen şey anlam değil,  biçimin neyi  betimlediğidir.

Osmanlının çökmesindeki en önemli etken, bize göre resim yasağıdır. Resim insanlara  görmeyi  öğretir. Dünyayı algılamayı başaramayan insanlar, çocuklarına bırakacakları geleceğin maddi temellerini nasıl nitelikli hale  getirebilirler? Bir de işin duygu yanı var.  Sanat  insana kendisini ve  çevresini anlamayı  öğretir. Düşünün,  eğitimsiz bırakılmış bir  halk,  sanatsız  bir  yönetim; böyle bir  ülkenin ayakta kalma olasılığı olabilir mi sizce?  Osmanlı bu  eksiği anladığında iş  işten geçmişti. Osmanlının son yıllarında  padişaha,  halifeye  varıncaya  dek  neredeyse herkes sanatla ilgilenmeye başlamıştı ama halk onlara  Kaf Dağı kadar uzaktı.

Ülkemizde ne yazık okumak  diploma almak olarak anlaşıldığı gibi, sanatla ilgilenmek de  boş  uğraş  ya da eğlencelik bir  iş gibi  değerlendiriliyor.  Böyle  olunca da müzeleri,  konser  salonları,  tiyatroları,  kütüphaneleri yetersiz, bir  çok kentinde  hiç olmayan bir  ülkede  yaşamak,  fiyakalı arabalara  binmek, marka  giyinmek gibi yanlış oluşturulmuş  değerlerle hayatı zehir edenlere katlanmaya  dönüşüyor.

Bilimin teknolojinin sanatla içli  dışlı geliştiğini anlamadan, kalkınmayı başarmak görüntüde  mümkündür.  Kalkınmanın  gelişmenin  kültürünü kavramamış insanlar ,İleri teknolojiyle  üretilmiş araçları kullanarak ilkellikten kurtulamazlar. Böyle  ülkelerde, eline geçen olanaklarla  sokağa  çıkan  sözde eğitimli  görgüsüzler, kırmızı  ışığın,  yol  çizgilerinin insanla  ilgili olduğunu kavrayamazlar. Çünkü insanı anlamak, sanatla ilgilenmekle beslenir. İnsanı dışlayarak,  dahası kendisinin  insan soyundan geldiğini unutarak,  vahşi bir  rant  savaşçısına  dönenlerin  ortaya  çıkmasındaki  temel etken, sanatsız  yapılmış eğitim ya da  yapılamamış  eğitimle  ilgili  değil midir?

Sanat  ve özellikle  görsel sanatlar, gördüklerimizin anlamlandırılmasında çok önemli bir işlevi  yerine getirirler. İnsan yaratıcılığının usta işlerini  sevemeyen, o işlerin içinde  kendi belleğinde kayıtlı imgeden başka bir şey göremeyen insanların, insana  severek,  anlamaya  çalışarak bakması  mümkün mü acaba? Bu anlama,  anlamama  söylemleri içinde  görsel sanatlar bir  türlü  gerekli ilgiye ulaşamaz. Oysa bir  resmi anlamak önce sevmeyi  gerektiren bir  durumdur. Sevmediğimiz  birini,  bir  şeyi  anlamaya  uğraşmayız. Severseniz  anlama isteği duyarsınız  ya da  sevdiğiniz,  anlatır size  kendisini.

                                                                                     Ekim 2013 İstanbul