20 Ekim 2013 Pazar

Geri Dönüş




                                       Bedri KARAYAĞMURLAR


2009da gerçekleştirmeyi  tarsarladığım uluslararası etkinlik için yazdığım metin, bir  başka boyutta gerçekleşecek  bir akademik çalışmanın çıkış gerekçesini oluşturacak.


Sanayi Devrimi ve getirdikleri, günümüze dek, bütün yapıcı ve dönüştürücü olanaklarını
sınırsızca kullanarak hem çevreyi, hem de insanı tahrip etti. Camdan, çelikten, betondan
geometrik biçimlere yerleştirdi insanları. Bu uygarlığın bir boyutuydu. Şimdi insan yeniden
doğayla barışmanın yollarını aramak zorunda.
Kaynakları tükenen dünyanın yaşayacağı yeni sorunların neler olacağını tam olarak
bilemesek de, çok sıkıntılı bir döneme doğru ilerlediğimiz söylenebilir. Sanayinin
gereksindiği ham maddeyi doğadan söküp almak yerine, geri dönüşümle kazanmak
giderek önem kazanıyor.
Modern üretime geç katılan, toprağa bağlı üretimi sürdüren ülkelerde teknolojinin ve
sanayinin 20. yüzyılın ikinci yarısında hızla gelişmesi insanların günlük hayatını kolaylaştırmış,uzun vadede yaşadıkları çevreyi ve kentleri olumsuz biçimde değiştirmeye başlamıştır.
Birçok fabrika üretim yaparken çevresine büyük zarar vermektedir. Ortaya çıkan atıkların
dönüştürülmesi, dönüştürülemeyenlerin depolanmasıyla ilgili çalışmalar, sorunlara kısmen
çözüm olsa da, bir boyut sürekli ihmal edilmektedir: İnsan
Aklıyla doğanın karşıtı olan ve onu sürekli biçimlendiren insan, doğanın parçası olarak
yaşadığı dönemde ne denli vahşi olursa olsun, bugünkü kadar acımasız ve saldırgan
olmadı. Doğayla birlikte kendi türüne karşı, çıkardan başka değer tanımayan insan,
yitirdiği yapısını yeniden keşfe çıkmak zorundadır. Kültür sanat etkinliklerine pay ayırmayan
ve bunun önemini anlayamayan sermaye, dünya kaynaklarından aldığı payın karşılığını
ödemiyor, başka insanların payı olan havayı suyu ve diğer değerleri haksız biçimde
kullanıyor demektir. Gittikçe dayanılmaz olan yaşamı kolaylaştırmak için kendi dünyasında
çalışan bilimi, insanları, yine kedisi için anlamaya, doğayı insanlaştırmaya çalışan
sanatçıyı, üretilen değerlerin yaratıcısı ve paydaşı görmeyen sanayi üretimi, vahşi olmaktan kurtulamaz.
Baş edilemeyen teknoloji ve sonuçlarının kültür boyutu oldukça etkili çalışmalarla ele
alınmaya devam ediliyor. Felsefede Alman Okulu düşünürleri, sanatta (özellikle Kübizm
sonrası) artıkların ve atıkların kullanılmasındaki çaba, teknoloji ve kültür sanat ilişkisini
önemli ölçüde biçimlendirmiştir denilebilir. Kübist kolajlardan, hurdalardan yapılan
heykellere ve giderek her türlü artığın, atığın kullanıldığı günümüzdeki çalışmalara dek uzun
bir deneyim var elimizde.
Sanayinin ve teknolojinin ortaya çıkardığı sorunlara çözüm aranmasındaki süreci kısaltmanın
yollarından birisi de, kendisinden kaynaklananların insanlaştırılarak dönüştürülmesidir. Atık ve artıklara insani düzeyde vurgu yapmak, yeni kent ve çevre sorunlarını, sanayi atık ve
artıklarını kullanarak değiştirmek ve dönüştürmek, sanayinin insanın yaşam kalitesine
yaptığı maddi katkıyı estetik boyutla birleştirerek, tinsel anlamda yaşam kalitesini artırmak
bugünün önemli sorunlarından biridir. Yaşanılan küresel krizlere sanat yoluyla çözüm
bulamayız belki ama yaşamı ne olursa olsun kazanmak olarak gören anlayışı, estetik
özneleri çoğaltarak değiştirmenin mümkün olduğuna inanmak istiyoruz.
Geri Dönüş” kavramını bu bağlamda Aristotalesin Poetika”ında kullandığı Peripetie
Baht Dönüşü” kavramıyla da ilişkilendirmek istiyoruz. Bu aynı zamanda tragedyaların asıl
yapısını oluşturan kavramdır. Çağdaş trajedilerin oluşumunda sanayi devriminin payı
yadsınamaz. Nesne olarak kullanılanların, yeniden yararlanmak amacıyla dönüştürülmesi
düşüncesi insanın kendisine de uygulaması gereken işlemlerden biridir. Yabancılaşma,
yalnızlaşma, ötekileşme gibi daha bir çok kavramla anlatmaya çalıştığımız insanın durumu,
sağaltım için harcanan çabalar (bilginin öğrenilmesi: anagnorisis) ile sürekli bir baht
dönüşü, bir tür gel git oluşturmaktadır. İnsanlık anagnorisis ile peripetie arasına sıkışmıştır.
Bizim ve yaşadığımız yerküre için ortaya çıkan trajik durumun anlaşılarak geri dönüş”üm
olanaklarının çağdaş sanatın diliyle bir başka düzlemde tartışılması gerektiğinde
kanısındayız.

1

17 Ekim 2013 Perşembe

Resmin Anlamı

 

Resmin Anlamı
 
        

                                                          Bedri Karayağmurlar

Diğer sanat alanlarında üretilen işler, çalışmalar,  yapıtlar,  ne derseniz  deyin;  hiç birinde  anlam,  izlenen resmin anlamı kadar merak edilmez.  Resimle ilgili genel beklenti,  tanınan nesnelerden kurulu bir dünyanın  aktarılmasıdır. Bir  yapıtta biçimlenenler  eğer  tanınan nesnelerden oluşuyorsa,  izleyenler açısından resim anlaşılmıştır. Müzelerdeki  anlı şanlı resimler, doğa kaynaklı ise anlam açısından bir  sıkıntı yoktur. Resimde,  kitap okuyan bir  kadın vardır,  denizde  bir  yelkenli,  durgun suda süzülerek  gitmektedir. Bakan anlamıştır. “İşte burada  bir de  martı  var.  Arkada  bir  ev.  Hepsini anladım.” Oysa  görülen  ile görülenin anlamı öylesine  farklıdır ki, bu  düz  bakışla varılan yargı şaşırtır bizi.  Çünkü  anlaşıldığı  söylenen şey anlam değil,  biçimin neyi  betimlediğidir.

Osmanlının çökmesindeki en önemli etken, bize göre resim yasağıdır. Resim insanlara  görmeyi  öğretir. Dünyayı algılamayı başaramayan insanlar, çocuklarına bırakacakları geleceğin maddi temellerini nasıl nitelikli hale  getirebilirler? Bir de işin duygu yanı var.  Sanat  insana kendisini ve  çevresini anlamayı  öğretir. Düşünün,  eğitimsiz bırakılmış bir  halk,  sanatsız  bir  yönetim; böyle bir  ülkenin ayakta kalma olasılığı olabilir mi sizce?  Osmanlı bu  eksiği anladığında iş  işten geçmişti. Osmanlının son yıllarında  padişaha,  halifeye  varıncaya  dek  neredeyse herkes sanatla ilgilenmeye başlamıştı ama halk onlara  Kaf Dağı kadar uzaktı.

Ülkemizde ne yazık okumak  diploma almak olarak anlaşıldığı gibi, sanatla ilgilenmek de  boş  uğraş  ya da eğlencelik bir  iş gibi  değerlendiriliyor.  Böyle  olunca da müzeleri,  konser  salonları,  tiyatroları,  kütüphaneleri yetersiz, bir  çok kentinde  hiç olmayan bir  ülkede  yaşamak,  fiyakalı arabalara  binmek, marka  giyinmek gibi yanlış oluşturulmuş  değerlerle hayatı zehir edenlere katlanmaya  dönüşüyor.

Bilimin teknolojinin sanatla içli  dışlı geliştiğini anlamadan, kalkınmayı başarmak görüntüde  mümkündür.  Kalkınmanın  gelişmenin  kültürünü kavramamış insanlar ,İleri teknolojiyle  üretilmiş araçları kullanarak ilkellikten kurtulamazlar. Böyle  ülkelerde, eline geçen olanaklarla  sokağa  çıkan  sözde eğitimli  görgüsüzler, kırmızı  ışığın,  yol  çizgilerinin insanla  ilgili olduğunu kavrayamazlar. Çünkü insanı anlamak, sanatla ilgilenmekle beslenir. İnsanı dışlayarak,  dahası kendisinin  insan soyundan geldiğini unutarak,  vahşi bir  rant  savaşçısına  dönenlerin  ortaya  çıkmasındaki  temel etken, sanatsız  yapılmış eğitim ya da  yapılamamış  eğitimle  ilgili  değil midir?

Sanat  ve özellikle  görsel sanatlar, gördüklerimizin anlamlandırılmasında çok önemli bir işlevi  yerine getirirler. İnsan yaratıcılığının usta işlerini  sevemeyen, o işlerin içinde  kendi belleğinde kayıtlı imgeden başka bir şey göremeyen insanların, insana  severek,  anlamaya  çalışarak bakması  mümkün mü acaba? Bu anlama,  anlamama  söylemleri içinde  görsel sanatlar bir  türlü  gerekli ilgiye ulaşamaz. Oysa bir  resmi anlamak önce sevmeyi  gerektiren bir  durumdur. Sevmediğimiz  birini,  bir  şeyi  anlamaya  uğraşmayız. Severseniz  anlama isteği duyarsınız  ya da  sevdiğiniz,  anlatır size  kendisini.

                                                                                     Ekim 2013 İstanbul 

12 Şubat 2013 Salı

Kitap Sızlar İnsan Sızlar mı

 

                                                          Bedri KARAYAĞMURLAR

                                                  www.bedrikarayagmurlar.blogspot.com

 

 

Kitaba düşmanlık her zaman yaşanabilir.  Bir dönem gözaltına alınanların suçluluğunu göstermek için,  okudukları kitaplar suç aracı olarak  sunulurdu.  Masanın üstüne dizilmiş kitaplar gösterilirdi basına. Giderek ilerledik ve yayınlanmamış  kitaplar bile bundan payına düşeni aldı. Oysa  ilk akla gelen uyarı,  hepimizin bildiği şairden gelir:    “Ne mümkün zulm  ile bid’at ile imha-yı hürriyet / Çalış idraki kaldır muktedirsen ademiyetten” “ Yasak Yayın” sözü  hep canımı sıktı. Yasak düşünce, yasak inanç vb.  daha bir çok yasak var hayatımızda.

Ömrüm yasak uyarıları ile geçti. Her erk  kendini  güçlendirmek için yasaklar koyuyor. Dün yasak olan bugün baş tacı olabililir; tersi de. İnsanlık, özgürlük içinde yaşayamaz mı? Şimdi moda, düşünce özgürlüğü, yazma ve ifade özgürlüğü  değil. Moda olan,  istediğin gibi yaşa, istediğin gibi inan, isteğin türküyü  söyle  ama işimize  karışma,  çünkü  büyük özgürlük  kazanma  özgürlüğüdür. Bu yeni dünya düzeninde kitaplar da payına düşeni alır. Sadece politika  ve ekonomi  belirlemez  bu durumu; teknoloji de kitabın  varlığını belirleyen etkenlerden. Belki  giderek uzaklaşacağız  kitap kokusundan.  Bir  çok kişi gibi ben de,  elime aldığım kitapları koklarım  Her kitabın birbirine benzese de, kendine has  kokusu vardır. Kağıt ve mürekkep karışımı koku.

Kırk  yıl önce, kitap yasaklarını anlatan bir film izlemiştim. Bir grup kitapsever, saklandıkaları ormanda, çok bildiğimiz  ünlü romanları, öyküleri, şiirleri, çocuklara gençlere ezberletmeye  çalışıyorlardı; unutulmasınlar diye. Böyle günler hiç gelmez umarım.  İnsanlık,  meydanlarda  kitapların,  resimlerin  yasaklandıklarına, yakıldıklarına  çok tanık oldu. İnsanın insana eziyeti hiç bitmeyecek galiba.  Oysa kitapsız ve insansız bir dünya nasıl  yaşanır?

Canımızı sıkacak  şeyler her zaman olacak,  bundan kurtuluş yok. Hayatın  tuzu acı ise,  tadı da bizi  mutlu edenler.  Güzel bir iş, insana yakışır bir iş görünce  göneniyorum.  İzmir’de 2012 ‘nin en güzel işlerinden biri de kuşkusuz Ege Üniversitesi’nin kurduğu Kağı ve Kitap Müzesi’nin açılması. Daha önce 50. Yıl Köşkü Sanat Galerisi’nin kuruluşu ve yönetiminde güzel işler yapan dostum Nedim Sönmez, müzede birlikte çalıştığı  Seda Ağırbaş  ve Ender Özbay’ın da aralarında bulunduğu bir  ekip ile,  müzenin kuruluşunda  bir yıl süreyle  çalıştı.  Ege Üniversitesi,  diğer müzelerinin yanına çok özel bir  müze  kurmayı başararak,  önemli bir hizmeti yerine getirdi. Logosunu Mehmet Aslan’ın yaptığı müzeye giitiğinizde, sizi 19 Yüzyıl Levanten yapısı Ballian Köşkü’ün başarıyla  restore edilmiş yapısının önünde, İlker Yardımcı’nın “Lirik İleti” adlı heykeli  karşılıyor. Bu eseri müzeye,  2009’da yaşamını  yitiren Dr. Hilmi Kumcuoğlu’nun ailesi bağışlamış.  Bu güzel davranış için Kumcuoğlu’nu rahmetle anıp ailesini kutlamak isteriz.

Ege Üniversitesi Kağıt ve Kitap Müzesi,  her yaştan herkesin görmesi  gereken yerlerden.. Müzede, 1- El yapımı kağıt üretimi, 2-Kağıt Tarihi, 3- Günümüz rekli kağıt sanatçıları  dünya renkli kağıtları, 4-Kitap sanatları, 5- Exlibris  Kitaplardaki ustalar  Baskı teknikleri  Minyatür kkitaplar  Tipografi, 6-Kitap Biçimleri Sanatçı kitapları, 7- Kitap Biçimleri Sanatçı kitapları,  bölümlerini  görebileceksiniz.

Bu girişimde en büyük pay, Ege Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Candeğer Yılmaz’ındır  kuşkusuz. Ege Üniversitesi, kültür sanat etkinikleri  ve hizmetlerinde çok önemli işler yapmayı sürdürüyor. Serpil Zeytin yönetimindeki Atatürk Kültür Merkezi’ni düşünerek değerlendirdiğimizde, çok sayıda mekanın her gün sanat etkinlikleriyle  kapılarını açması, hem ülkemiz hem de İzmir için ne denli övülse az olan işlerdendir. Bunlara ek, Ege Üniversitesi,nitelikli yayınları ile de üstlendiği görevleri, genişleterek  sürdürüyor. Örneğin , yayın yaşamına yeni başlayan  “Nüans”  Sanat Tarihi Dergisi’ni izlemenizi öneririm.

Ülkemiz,  yayınların ve okuyanın az  olduğu  ülkelerden.  Belki de bütün sıkıntılar  bu durumun sonucu. Kitap kendisine karşı gösterilen tahammülsüzlüğü  ya da ayırımcılığı hoş görebilir ama hayat,  kitaba ve insana kıyanlara ne der  bilmem. Kitapsızlar,  İnsansızlar mı acaba?   2013  hepimize güzellikler  ve çok kitap getirsin.

 

                                                                                              Ocak 2013 İzmir

13 Ocak 2013 Pazar

"ZAMAN"I ANLAMAK ZAMANI


 

 
                                                         Bedri Karayağmurlar
         


  1. Zamansızlık mı, zamanı iyi kullanamamak mı, bilmem nereye yetişeceksem, deli gibi koştururken, yittiğimi duyumsuyorum zamanın içinde. Yaşamak kaygısıyla, zamanı elden kaçırmamak, ya da  “feleğe” teslim olmamak gibi duygularla koşup duruyorum.  Bir ben miyim koşan?  Ülke olarak garip bir acelecilik içine girdik. Sokakta,  işte,  her yerde,  herkesin acelesi var. Bu durum, bizim bir şeylere yetişme isteğimizden mi kaynaklanıyor yoksa teknolojinin gelişim hızının bizdeki yansıması mı, bilmiyorum. Bildiğim bir şey var;  zaman, bütün gelişmelerden daha hızlı. Bilimde teknolojideki gelişmeler, zamanı hızlandırıyor.  Elimden kaçan zaman, yaşanmamışlık duygusunu da giderek ısıtıyor.  Belki de bu duygularla “Ne içindeyim zamanın,/Ne de büsbütün dışında;…” diyordu şiirinde Ahmet Hamdi Tanpınar.  Şimdi olsa ne yazardı bilmem.
  2. Hareket varsa zaman da vardır. Devinim içinde olanların dışında kalan, duran kıpırdamayanlar için de vardır zaman,  çünkü zaman,  eylemli bir yapı ile işlemeye başlar ve o eylemle ilgisi olmayanları da içine alır. Zaman ilk patlamayla var olur bu nedenle. Nesnenin ilk yapı taşı var olduğu anda başlar. Bu denli önemlidir zaman.  Atomlar ve parçalarının nesneyi oluşturması gibi anlar da zamanı oluşturmaz mı?
  3. “Anı yaşamak” diye bir söylem var bilirsiniz. “An” ve “yaşamak” yan yana geldiğinde, “an”lar var demektir artık; bu nedenle “anı yaşamak” söylemi, bir zaman dilimini es geçmeden yaşamayı önerir kendiliğinden.  Biz bütün aceleciliğimiz yanında, ne anı, ne de zamanı önemseriz.  Belki siz de zaman zaman “zaman geçiriyorum” dersiniz. Bu sözü çok duydum ve hep şaşırdım. Oysa zaman, oluş nedeniyle, engellenemez biçimde geçmektedir.  İster bakın saate, ister bakmayın. “Yürüsen de bir dursan da bir/ Nasılsa geçiyor ömür dediğin”
  4. Sanat yapıtlarının yasaklanması, denetlenmesi,  ayara çekilmesi nerede görülse, orada zaman anlaşılmaz olur.  Zaman kötüleşir. Çünkü zamanı anlaşılır kılan sanatçılardır. Yaşadıkları günlerin tanıklığını kim yapar sanatçı susarsa? Tarihçi, gazeteci olanı yazar, oysa sanatçı, kimsenin algılayamadığını, yüksek algılama becerisi, yetkin sezgisi ile kavrar ve yeteneği ile biçimleyip geleceğe sunar.  Unutmamak gerekir, sanatçıları susmuş bir ülkede artık herşey bitmiş demektir.  Avrupa Birliği adaylığı konusunda bu denli istekli gözükenlerin, bugün hiç bir Avrupa ülkesinde göremeyeceğimiz söylemlerle gündem oluşturmaları bizi çok düşündürüyor.   Heykel yıkmak, heykele tükürmek, filmleri denetlemeye çalışmak, yeni Batılı(!) bir anlayış mı?
  5. Kavramları istediğiniz gibi yorumlayabilirsiniz.  Sizin için demokrasi,  sizi onaylamak olabilir ama demokrasinin ortak akla yazılmış anlamını nasıl yok sayacağız.  Çünkü demokratik haklar ve uygulamalar,  insanlığın ortak değerlerindendir. Demokrasi,  barış, insan hakları, vb. değerlerin içinde,  ifade özgürlüğü,  insani gelişmenin temelidir ve bu nedenle sanatçısı susturulan ülkelerde demokrasiden, insan haklarından söz etmek mümkün değildir. Bilimde, teknolojide ileri ama sanatta varlığı olmayan kaç ülke var sizce?
  6. “Zaman kötü” sözünde zaman, yaşanan günleri mi imler,  zaman kavramını mı?  Ya da,  var mıdır zaman? Geçip giden mi zaman,  yaşanan an içinde algılananlar mı? Nasıl düşünürseniz düşünün,  dün yoktur artık.  Gelecek,  yaşama umudumuzdur.  Bergson’u, Einstein’ı ve diğerleri ne derlerdi bu “zaman”ı görseler?
  7. Kim olursak olalım,  hepimizin isteği ortak: İnsanca yaşamak ve tasarladığımız, gerçekleştirmek istediğimiz geleceğin tehlikeye girmemesi. Ya sizin tasarılarınız başkalarını tehdit ediyorsa?   Bunca yıl içinde, gelecek endişesi duymadan yaşadığım kaç gün var diye düşünüyorum. Çıkar çatışmalarından arınmış, insanlığın ortak değerleri üzerinde gelişen bir yaşama düzeni ne zaman gelir acaba? Var mı böyle bir düzen?
  8. Ütopyalarımız olmazsa,  o gelecek nasıl kurulacak? Sanatçılar gelecek düşlerini besler oysa.  Şimdilerde yeni bir sanatçı tipi yaratıldı. Küresel oluşumlar, yeni demokrasi anlayışı gibi, yeni sanatçı tipi de yarattı. Cinsel, dinsel, etnik özgürlüğü, yüksek fiyatlarla pazarlayan,  günü değerlendiren yeni sanatçı tipi. Estetik kaygıdan uzak, teknik olanaklarla uyduruk bir üretim mantığı ile üretilen sıradan işler.
  9. Yazılacak çok söz,  çalışılacak çok resim var. Beni kendime bırakın, zamanla barışayım. Değilse zaman hep kötü olacak.

 

                                                                                                                                                                                                                                            Gaziemir Aralık 2012

 

 

 

 

 

 

4 Aralık 2012 Salı

Kent ve Kentli Olmak Üzerine Gezi Notları


       

     Bedri Karayağmurlar
   www.bedrikarayagmurlar.com


1-      Bayramdan iki önce ayrıldık İzmir’den, yola çıkmadan önce dinlediğimiz, izlediğimiz haberler yıldırıcıydı ama yolculuk kararımızdan vazgeçmedik. Ezine’de  yakalandığımız yağmur çok şiddetli olmasa da Keşana kadar sürdü.  Akşamüstü Tekirdağ’a vardık. Diğer günlerde de  Çorlu, Çerkezköy  Saray Vize Kıyıköy  arasında  gezdik. Neredeyse  her akşam farklı bir yerde kaldık. Biz yola çıkmadan bir gün önce yağan yağmurun izleri heryerdeydi. Bir çok yol ağzı balçıkla sıvanmış, kaldırımlar sökülmüş,  asvalt yollar un ufak olmuştu.
2-      Biz selle karşılaşmadık. Her yeri su  basmış.  Seller  kentleri köyleri götürmüş. Başka nedenleri olsa da temel nedeninin rant olduğunu düşündüğüm bir  sorunun sonuçları gördüklerimiz. Rant hırsına kurban olmuş kentler,  köyler, ormanlar, meralar.  Olmadık yerlere olmadık  yapılar  yapılmış.  Adı konut mu kondu mu belli değil.  Alt yapısı,  geleceği düşünülmeden yapılmış   yapılar, yollar  doğanın biraz  silkelemesiyle sapır sapır dökülmüş.  Doğanın elinden arsızca ve keyfi aldığınızı, doğa sizden bir gün alır.
3-      Örneğin  Tekirdağ  güzel kent. Ama kent mi bilinmez. Ertesi gün, kenti gezdik. Eski kent ne yazık iyi korunmamış. Bazı güzel yapılar ayakta kalsalarda, bir çoğu  yıkıldı yıkılacak dururmda. Eğer sahili kapatmış işletmelerdeki kalabalık, kent anlamına geliyorsa;  evet.  Yağmura teslim olan  sökülmüş kaldırımlar, yollara birikmiş çamurlar,  kent anlamına geliyorsa  evet.  Denizi engelleyen otoparka dönüştürülmüş labirentler   kent olmanın doğal sonucu ise evet.  Peki böyle kentler  hangi ülkelerde var?  Rakoczi Müzesi, Arkeoloji Müzesi iyi de Namık Kemal Evi’ni kimse görmez mi?  Öyle müze olur mu hiç. Her line geçenin rastgele doldurulduğu bir yer müze olabilir mi? Olsa olsa depo olur. Namık Kemal ile ilgili iki belgeden başka bir şey yok. Başarısız birkaç Namık Kemal Portresi o eve hiçbir  katkı yapmıyor. Etnografya Müzesine aktarılacak  çok malzeme var. Bir o kadar da ne olduğu belli olmayan eşya.   Tekirdağlılara  Beypazarı’na gitmelerini ve oradaki müzeleri gezmelerini öneririm.
4-      Çerkezköy daha  yeni  imar edilmiş kentlerden ama dere yataklarının sele göre düzenlenmemesi nedeniyle,   dereye yakın yerler  epey zarar görmüş.  
Vize’de de durum aynı.
5-      Kıyıköy,  balıkçı limanındaki balıkhaneler  insana güven vermiyor. Ortalık ç köpeklerle dolu. Bir sürü mezbele. Kimse ilgilenmiyor mu burasıyla bilmem. Kıyı bilinen ziyaretçisi çok olan yerlerden ama gel gör ki, konukları oyalayacak yeterli donanımı yok. Nasıl olsa bir gün düzelir. Ama korkarım o zaman bireleri bilmem kaçıncı yazlıklarından birini yatırım olsun diye oralara yapar.
6-      Kentlerimizin alt yapıları çıkarsız düzenlenmeli. Yüz yıl  iki üz yıl sonrası düşnülmeli.  Kentler,  kütüphaneleri, tiyatroları,  sinemaları, müzeleri, konser salonları, galerileri, müzeleri ile kent olmayı başarılarlar. Yok ettiğimiz köylülüğümüz kendine has değerleri ile kültürümüzün yeşerdiği, korunduğu önemli yerlerdi. Bu boşluk  nasıl dolacak? Köyün değerlerini yitirmiş, kentli olamamış  ve eline teknolojinin olanakları geçmiş insan, modern değil, trafik canavarı, kent magandası olarak dolaşıyor kent sokaklarında.
7-      Dönüş yolunda Eceabat’ta bir gece kaldık.  Temiz güzel bir pansiyonda geceledik. Boğazda lüfer akını da başlamıştı. Okul arkadaşım Selim Meriç ile akşam yemeğinde eski  günlere gittim, Çanakkale Öğretmen Okulu’nda yatılı okuduğum yıllarda boğazda lüler akını yaşandığında bize de bir kaç günde bir balık verirlerdi. Çanakkale o zaman küçük bir kasaba  gibiydi. Şimdi Uluslararası sanat etkinlikleri, Taşhan’ı, Aynalı Çarşısı, ve diğer güzel yanlarıyla kalabalıklaşsa da  benim yüreğimi ısıtan yerlerden. Eceabat geçişi uzun sürerdi şi,mi Kilitbahir’e giden arabalı vapurları ile karşıya gididp dönmek kolaylaşmış. Eceabat iskelesi de çalışıyor.
8-      Ekim ayı ile kentlerde kültürel etkinlikler yoğunlaşmaya başladı. Tiyatrolar, galeriler, konser salonları yeni programlarla açıldı.  İzmir büyük bir kent,  Arkas Müzesi ile biraz daha kent oldu İzmir.  Kendisine yaıkış bir operası da olacak bir gün. Yüzünü ağartacak, donanımlı bir resim heykel müzesi, bir modern sanatlar müzesi de olacak nasılsa. Bugün sayısı yetersiz sanat mekanları ne yazık yeterli izleyici ile buluşamıyor. Kent kültürün biriktirildiği yerdir. Kent kalabalıkların gezindiği, çirkin binaların insanların üstüne üstüne geldiği, kütür sanatın kovulduğu yerler değildir.  Şık giysiler, alış  veriş merkezlerindeki mağaza gezintileri, lüks arabalar sizi kentli yapmaz. Kentli olmak, kırmızı ışıkta durmak, yayaya yol vermek, sigara izmaritlerini sağa sola atmamak, arabada yenilen içilenlenlerin artıklarını camdan fırlatmamak ve daha bir çok insani  davranışı gösterebilmektir.
9-      Siz dergiyi elinize aldığınızda S. Yaşar Müzesi Sanat galeris’nde sergim bitmiş olacak. Zaman zaman soruyorum kendime, acaba sergi açmak için gösterdiğimiz çaba yerine ulaşıyor mu?  Resim yapmak sergi açmak amaçlı yapılan bir etkinlik değil çünkü. Sergi açmak, paylaşmak için güzel.Yeteri kadar paylaşıldı mı bilmiyorum. Altını çizerek vurgulamam gerek,  kentin sanat olanaklarından yararlanın, çünkü sanat insanı insanlaştırır.  İzmir  2 Kasım 2012



22 Ekim 2012 Pazartesi

Yeniden Merhaba


                                                  

         

                                                             Bedri KARAYAĞMURLAR

                                                                          www.bedrikarayagmurlar.com


1.      Neredeyse iki yıl oldu, Ege Sanat Rehberi’ne yazmayalı.  Bir çok kişi burada yazdığım için tepki  gösterdi. Kendi açılarından haklı olsalar da, dergide yazan bir çok yazar ve akademisyen varken sorunlarını yansıtacakları  kişi olarak beni seçmeleri düşündürücüydü. Çünkü,  bu hem bana  güvenin bir  göstergesiydi,  hem de  bize  özgü bir  değerlendirme  biçimiydi. Nesnellikten uzak, kendi kişisel eyleminin sonuçlarını,  ilgisiz birinin yazmasını engelleyerek,  dergi  sahibine  ceza vermeye çalışmak bana hiç anlaşılır gözükmedi. Bunda öyle ileri gidenler oldu ki, çevrelerindeki  beni  tanımayan insanları  kışkırtarak,  üzerimde  baskı kurmaya  çalıştılar. Kendileri ile sergiler düzenleyen dergi  sahibi ile ilişkilerindeki sorunları,  anlaşılmaz  bir yol izleyerek  çözmeye çalıştılar. Bu yaklaşımla bakıldığında Türkiye’de hiç kimsenin hiçbir yerde yazı yazmaması gerekir. Gazetelerin, dergilerin,  yayınevlerinin sahibi olan kişiler, daha bir çok alanda iş sahibi olabilirler.  Bu  akçeli  etkinliklerden zarar gören insanlar da olabilir. Bu durumda o kişinin çıkardığı yayında yazan insanlara baskı yaparak, asıl işteki  zararlarını çıkarmaya çalışmaları anlaşılır olabilir mi?

2.      Yeniden yazmak istiyorum. Yazmamam neye yaradı? Gazetelerin dergilerin doğru dürüst okunmadığını herkes bilir. İzmir’in bu tür yayına gereksinimi olduğunu da. Üstelik  bu kadar kolay ulaşılan ve yaygın bir dergide yazmak iyi olmaz mı?

 

3.      Bu iki yılda neler neler oldu.  Dünya biraz daha değişti.  İstanbul’da Ankara’da Adana’da ve İzmir’de kişisel sergiler açtım. Bir çok müze,  galeri  gezdim. Yurtiçi  ve yurtdışında çok sayıda  etkinliğe, çalıştaylara, karma sergilere katıldım.  Çok sayıda resim yaptım. Yazılar ürettim.  Üç yeni kitabı  yayına hazırladım. Nasılsa bir gün basılırlar.

Benimle ilgi yeni  çalışmalar yapıldı bu süre içinde. Şair Uluer Aydoğdu, Ankara’da yayımlanan Hayal Dergisi’nin 33. Sayısında,  resimlerimi ve şiirlerimi değerlendiren  “Tuvalin Göğüne Gönderilmiş Hava-i Renklerin Aydınlattığı Bir Ömür: Bedri Karayağmurlar” başlıklı bir yazı yayımladı. Dergi bu sayısını benim resimlerime ayırdı. Eleştirmen Kaya Özsezgin İstanbul Almelek Galerisi’nde açtığım sergiyi, Cumhuriyet Gazete’sindeki yazısında değerlendirdi. Aynı yazı,Bahariye Sanat Galerisi Yayınlarından çıkan Özsezgin’in, “İzlekler” kitabında da yer aldı,   Şair Mine Ömer, Ankara Vakıfbank Galerisi’ndeki sergi kataloğuna  yazdı. Dr. Özge Sönmez, Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Dergisinde art-e  9. sayı “ Soyutlamacı Resmin Okunmasına Gösterge Bilimsel Bir Yaklaşım”  Yrd. Doç. Dr. Ressam Mustafa Haykır Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisinin 2012 yaz sayısında “Bedri Karayağmurlar ve Sanatı Üzerine Bir İnceleme” başlıklı uzun bir inceleme yayınladılar.  Son olarak Prof. Dr. Doğan Günay, rh Artmagazin dergisinin Eylül 2012 sayısında. " İm-Gesel Bir Anlatım: Dil İle Yapmak, El İle Söylemek" Başlıklı bir çalışmayla   resimlerimin anlamını ele aldı.

Eylül başında yitirdiğimiz usta gazeteci Tufan Aksoy’un 12 Nisan 2012 tarihli   Yenigün Gazetesi’nin yayınlanan “Dik Durmak Çok Zordur Tehlikelidir.” Röportajını anmalıyım.

Çalışmalarımı önemseyen dostlara,  sanatçı, eleştirmen ve akademisyenlere teşekkürlerimi sizinle paylaşarak iletiyorum.

 

4.      Kültür Bakanlığı yayınlarından çıkan “ Öykülerde Ankara”  seçkisinde, 1979  Ankara Belediyesi  Başkent Ödülleri  kitabındaki  “Atlar  ve Çocuklar” öyküm   yer aldı.  Uzun zaman önce “At” filmini ilk izlediğimde  benim öykümde anlattığım konunun , öykünün yayınından üç yıl sonra  neredeyse aynı içerikte anlatıldığını gördüğümde, Türkiye’de telif hakları sorunları nedeniyle, durumu  bir  hoşluk olarak algılamakla yetindim. Benim yaşantımdan süzerek yazdığım öyküdeki yaşantı içeriğini, “At” filmi  yapımcıları nerede yaşadılar bilmem.  Bu konu ve içerik  ortaklığı düşündürdü beni. Seçkinin elime geçmesi nedeniyle, Sayın Işıl Özgentürk’e  bir ileti göndererek, anlatıdaki  benzerliği merak ettiğimi,  eğer  mümkünse,  film senaryosunu edinmek isteğimi  yazdım. Bekliyorum.

 

5.      Sanat yapıtlarının korunması, sanatçı hakları konusunda  düzenlemeler olsa da  uygulamada bunların hayata geçmesi o kadar kolay değil.  Resimlerinizi verdiğiniz galeri birden buharlaşır. Adı sanı olan galeri, bir nedenle kapanır.  Yöneticileri, sahipleri, iki satır  bir şeyler yazıp,  resimlerinizle ilgili bilgi vermezler. O resimler ne  zaman çıkar karşıma bilmem. Kayıtlı verilmiş  resimlerden haberi olmayan galerileri çok gördük geçmişte. Üstlerine su içmedim,  hepsi aklımda. Örneğin Mavi rengin baskın olduğu, yapım yılı 1974,  “Vazoda Gelincikler” adlı tablom,  İzmir Resim Heykel Müzesi’nde 25 yıl önce yitti gitti. O zamanki  Müdür Mehmet  Sabır  çok çaba harcadı ama bulunamadı. Resmim her tuşuyla aklımda.

Makaleleriniz,  tezleriniz  adınız  anılmadan tırtıklanır. Çalışmalarınız  sizden habersiz fotokopicilerde satılır.

Hak adalet, başkalarının hakkına saygı  gibi  değerler insanımızın günlük hayatına yerleşmediği sürece,  sanatçı hakları da hayata geçmekte zorlanacak. Bir ülkenin sanatçısı bunu yaşıyorsa, siz  sokağın halini düşünün.

Arabasını başkalarını düşünmeden park edenler, hız sınırı tanımadan, insanların hayatını tehlikeye atanlar, kendi çöpünü  başkasının kapısına  atmaktan keyif alanlar. Her şeyi rant olarak görenler. Paradan başka değeri  kalmamış olanlar. Kendisini  uyanık sanan, düşünce fukaraları ile bu toplum hesaplaşmak zorunda. Eğer bu uyanıklıklar,  sanat alanında eğitimli insanların arasında yaşanıyorsa,  acı acı  düşünmeliyiz.

 

 

 

6.      Başka yerlerde yazmayı sürdüreceğim ama burada da yazacağım. Yazılarımdan başka sorumluluğum olmadığını bilmenizi isterim. Kişisel eylemlerinizin sorumluluğu da size ait.

 

Ve yeniden merhaba.

 

 

                                                                                  Gaziemir Eylül 2012