4 Aralık 2012 Salı

Kent ve Kentli Olmak Üzerine Gezi Notları


       

     Bedri Karayağmurlar
   www.bedrikarayagmurlar.com


1-      Bayramdan iki önce ayrıldık İzmir’den, yola çıkmadan önce dinlediğimiz, izlediğimiz haberler yıldırıcıydı ama yolculuk kararımızdan vazgeçmedik. Ezine’de  yakalandığımız yağmur çok şiddetli olmasa da Keşana kadar sürdü.  Akşamüstü Tekirdağ’a vardık. Diğer günlerde de  Çorlu, Çerkezköy  Saray Vize Kıyıköy  arasında  gezdik. Neredeyse  her akşam farklı bir yerde kaldık. Biz yola çıkmadan bir gün önce yağan yağmurun izleri heryerdeydi. Bir çok yol ağzı balçıkla sıvanmış, kaldırımlar sökülmüş,  asvalt yollar un ufak olmuştu.
2-      Biz selle karşılaşmadık. Her yeri su  basmış.  Seller  kentleri köyleri götürmüş. Başka nedenleri olsa da temel nedeninin rant olduğunu düşündüğüm bir  sorunun sonuçları gördüklerimiz. Rant hırsına kurban olmuş kentler,  köyler, ormanlar, meralar.  Olmadık yerlere olmadık  yapılar  yapılmış.  Adı konut mu kondu mu belli değil.  Alt yapısı,  geleceği düşünülmeden yapılmış   yapılar, yollar  doğanın biraz  silkelemesiyle sapır sapır dökülmüş.  Doğanın elinden arsızca ve keyfi aldığınızı, doğa sizden bir gün alır.
3-      Örneğin  Tekirdağ  güzel kent. Ama kent mi bilinmez. Ertesi gün, kenti gezdik. Eski kent ne yazık iyi korunmamış. Bazı güzel yapılar ayakta kalsalarda, bir çoğu  yıkıldı yıkılacak dururmda. Eğer sahili kapatmış işletmelerdeki kalabalık, kent anlamına geliyorsa;  evet.  Yağmura teslim olan  sökülmüş kaldırımlar, yollara birikmiş çamurlar,  kent anlamına geliyorsa  evet.  Denizi engelleyen otoparka dönüştürülmüş labirentler   kent olmanın doğal sonucu ise evet.  Peki böyle kentler  hangi ülkelerde var?  Rakoczi Müzesi, Arkeoloji Müzesi iyi de Namık Kemal Evi’ni kimse görmez mi?  Öyle müze olur mu hiç. Her line geçenin rastgele doldurulduğu bir yer müze olabilir mi? Olsa olsa depo olur. Namık Kemal ile ilgili iki belgeden başka bir şey yok. Başarısız birkaç Namık Kemal Portresi o eve hiçbir  katkı yapmıyor. Etnografya Müzesine aktarılacak  çok malzeme var. Bir o kadar da ne olduğu belli olmayan eşya.   Tekirdağlılara  Beypazarı’na gitmelerini ve oradaki müzeleri gezmelerini öneririm.
4-      Çerkezköy daha  yeni  imar edilmiş kentlerden ama dere yataklarının sele göre düzenlenmemesi nedeniyle,   dereye yakın yerler  epey zarar görmüş.  
Vize’de de durum aynı.
5-      Kıyıköy,  balıkçı limanındaki balıkhaneler  insana güven vermiyor. Ortalık ç köpeklerle dolu. Bir sürü mezbele. Kimse ilgilenmiyor mu burasıyla bilmem. Kıyı bilinen ziyaretçisi çok olan yerlerden ama gel gör ki, konukları oyalayacak yeterli donanımı yok. Nasıl olsa bir gün düzelir. Ama korkarım o zaman bireleri bilmem kaçıncı yazlıklarından birini yatırım olsun diye oralara yapar.
6-      Kentlerimizin alt yapıları çıkarsız düzenlenmeli. Yüz yıl  iki üz yıl sonrası düşnülmeli.  Kentler,  kütüphaneleri, tiyatroları,  sinemaları, müzeleri, konser salonları, galerileri, müzeleri ile kent olmayı başarılarlar. Yok ettiğimiz köylülüğümüz kendine has değerleri ile kültürümüzün yeşerdiği, korunduğu önemli yerlerdi. Bu boşluk  nasıl dolacak? Köyün değerlerini yitirmiş, kentli olamamış  ve eline teknolojinin olanakları geçmiş insan, modern değil, trafik canavarı, kent magandası olarak dolaşıyor kent sokaklarında.
7-      Dönüş yolunda Eceabat’ta bir gece kaldık.  Temiz güzel bir pansiyonda geceledik. Boğazda lüfer akını da başlamıştı. Okul arkadaşım Selim Meriç ile akşam yemeğinde eski  günlere gittim, Çanakkale Öğretmen Okulu’nda yatılı okuduğum yıllarda boğazda lüler akını yaşandığında bize de bir kaç günde bir balık verirlerdi. Çanakkale o zaman küçük bir kasaba  gibiydi. Şimdi Uluslararası sanat etkinlikleri, Taşhan’ı, Aynalı Çarşısı, ve diğer güzel yanlarıyla kalabalıklaşsa da  benim yüreğimi ısıtan yerlerden. Eceabat geçişi uzun sürerdi şi,mi Kilitbahir’e giden arabalı vapurları ile karşıya gididp dönmek kolaylaşmış. Eceabat iskelesi de çalışıyor.
8-      Ekim ayı ile kentlerde kültürel etkinlikler yoğunlaşmaya başladı. Tiyatrolar, galeriler, konser salonları yeni programlarla açıldı.  İzmir büyük bir kent,  Arkas Müzesi ile biraz daha kent oldu İzmir.  Kendisine yaıkış bir operası da olacak bir gün. Yüzünü ağartacak, donanımlı bir resim heykel müzesi, bir modern sanatlar müzesi de olacak nasılsa. Bugün sayısı yetersiz sanat mekanları ne yazık yeterli izleyici ile buluşamıyor. Kent kültürün biriktirildiği yerdir. Kent kalabalıkların gezindiği, çirkin binaların insanların üstüne üstüne geldiği, kütür sanatın kovulduğu yerler değildir.  Şık giysiler, alış  veriş merkezlerindeki mağaza gezintileri, lüks arabalar sizi kentli yapmaz. Kentli olmak, kırmızı ışıkta durmak, yayaya yol vermek, sigara izmaritlerini sağa sola atmamak, arabada yenilen içilenlenlerin artıklarını camdan fırlatmamak ve daha bir çok insani  davranışı gösterebilmektir.
9-      Siz dergiyi elinize aldığınızda S. Yaşar Müzesi Sanat galeris’nde sergim bitmiş olacak. Zaman zaman soruyorum kendime, acaba sergi açmak için gösterdiğimiz çaba yerine ulaşıyor mu?  Resim yapmak sergi açmak amaçlı yapılan bir etkinlik değil çünkü. Sergi açmak, paylaşmak için güzel.Yeteri kadar paylaşıldı mı bilmiyorum. Altını çizerek vurgulamam gerek,  kentin sanat olanaklarından yararlanın, çünkü sanat insanı insanlaştırır.  İzmir  2 Kasım 2012



22 Ekim 2012 Pazartesi

Yeniden Merhaba


                                                  

         

                                                             Bedri KARAYAĞMURLAR

                                                                          www.bedrikarayagmurlar.com


1.      Neredeyse iki yıl oldu, Ege Sanat Rehberi’ne yazmayalı.  Bir çok kişi burada yazdığım için tepki  gösterdi. Kendi açılarından haklı olsalar da, dergide yazan bir çok yazar ve akademisyen varken sorunlarını yansıtacakları  kişi olarak beni seçmeleri düşündürücüydü. Çünkü,  bu hem bana  güvenin bir  göstergesiydi,  hem de  bize  özgü bir  değerlendirme  biçimiydi. Nesnellikten uzak, kendi kişisel eyleminin sonuçlarını,  ilgisiz birinin yazmasını engelleyerek,  dergi  sahibine  ceza vermeye çalışmak bana hiç anlaşılır gözükmedi. Bunda öyle ileri gidenler oldu ki, çevrelerindeki  beni  tanımayan insanları  kışkırtarak,  üzerimde  baskı kurmaya  çalıştılar. Kendileri ile sergiler düzenleyen dergi  sahibi ile ilişkilerindeki sorunları,  anlaşılmaz  bir yol izleyerek  çözmeye çalıştılar. Bu yaklaşımla bakıldığında Türkiye’de hiç kimsenin hiçbir yerde yazı yazmaması gerekir. Gazetelerin, dergilerin,  yayınevlerinin sahibi olan kişiler, daha bir çok alanda iş sahibi olabilirler.  Bu  akçeli  etkinliklerden zarar gören insanlar da olabilir. Bu durumda o kişinin çıkardığı yayında yazan insanlara baskı yaparak, asıl işteki  zararlarını çıkarmaya çalışmaları anlaşılır olabilir mi?

2.      Yeniden yazmak istiyorum. Yazmamam neye yaradı? Gazetelerin dergilerin doğru dürüst okunmadığını herkes bilir. İzmir’in bu tür yayına gereksinimi olduğunu da. Üstelik  bu kadar kolay ulaşılan ve yaygın bir dergide yazmak iyi olmaz mı?

 

3.      Bu iki yılda neler neler oldu.  Dünya biraz daha değişti.  İstanbul’da Ankara’da Adana’da ve İzmir’de kişisel sergiler açtım. Bir çok müze,  galeri  gezdim. Yurtiçi  ve yurtdışında çok sayıda  etkinliğe, çalıştaylara, karma sergilere katıldım.  Çok sayıda resim yaptım. Yazılar ürettim.  Üç yeni kitabı  yayına hazırladım. Nasılsa bir gün basılırlar.

Benimle ilgi yeni  çalışmalar yapıldı bu süre içinde. Şair Uluer Aydoğdu, Ankara’da yayımlanan Hayal Dergisi’nin 33. Sayısında,  resimlerimi ve şiirlerimi değerlendiren  “Tuvalin Göğüne Gönderilmiş Hava-i Renklerin Aydınlattığı Bir Ömür: Bedri Karayağmurlar” başlıklı bir yazı yayımladı. Dergi bu sayısını benim resimlerime ayırdı. Eleştirmen Kaya Özsezgin İstanbul Almelek Galerisi’nde açtığım sergiyi, Cumhuriyet Gazete’sindeki yazısında değerlendirdi. Aynı yazı,Bahariye Sanat Galerisi Yayınlarından çıkan Özsezgin’in, “İzlekler” kitabında da yer aldı,   Şair Mine Ömer, Ankara Vakıfbank Galerisi’ndeki sergi kataloğuna  yazdı. Dr. Özge Sönmez, Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Dergisinde art-e  9. sayı “ Soyutlamacı Resmin Okunmasına Gösterge Bilimsel Bir Yaklaşım”  Yrd. Doç. Dr. Ressam Mustafa Haykır Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisinin 2012 yaz sayısında “Bedri Karayağmurlar ve Sanatı Üzerine Bir İnceleme” başlıklı uzun bir inceleme yayınladılar.  Son olarak Prof. Dr. Doğan Günay, rh Artmagazin dergisinin Eylül 2012 sayısında. " İm-Gesel Bir Anlatım: Dil İle Yapmak, El İle Söylemek" Başlıklı bir çalışmayla   resimlerimin anlamını ele aldı.

Eylül başında yitirdiğimiz usta gazeteci Tufan Aksoy’un 12 Nisan 2012 tarihli   Yenigün Gazetesi’nin yayınlanan “Dik Durmak Çok Zordur Tehlikelidir.” Röportajını anmalıyım.

Çalışmalarımı önemseyen dostlara,  sanatçı, eleştirmen ve akademisyenlere teşekkürlerimi sizinle paylaşarak iletiyorum.

 

4.      Kültür Bakanlığı yayınlarından çıkan “ Öykülerde Ankara”  seçkisinde, 1979  Ankara Belediyesi  Başkent Ödülleri  kitabındaki  “Atlar  ve Çocuklar” öyküm   yer aldı.  Uzun zaman önce “At” filmini ilk izlediğimde  benim öykümde anlattığım konunun , öykünün yayınından üç yıl sonra  neredeyse aynı içerikte anlatıldığını gördüğümde, Türkiye’de telif hakları sorunları nedeniyle, durumu  bir  hoşluk olarak algılamakla yetindim. Benim yaşantımdan süzerek yazdığım öyküdeki yaşantı içeriğini, “At” filmi  yapımcıları nerede yaşadılar bilmem.  Bu konu ve içerik  ortaklığı düşündürdü beni. Seçkinin elime geçmesi nedeniyle, Sayın Işıl Özgentürk’e  bir ileti göndererek, anlatıdaki  benzerliği merak ettiğimi,  eğer  mümkünse,  film senaryosunu edinmek isteğimi  yazdım. Bekliyorum.

 

5.      Sanat yapıtlarının korunması, sanatçı hakları konusunda  düzenlemeler olsa da  uygulamada bunların hayata geçmesi o kadar kolay değil.  Resimlerinizi verdiğiniz galeri birden buharlaşır. Adı sanı olan galeri, bir nedenle kapanır.  Yöneticileri, sahipleri, iki satır  bir şeyler yazıp,  resimlerinizle ilgili bilgi vermezler. O resimler ne  zaman çıkar karşıma bilmem. Kayıtlı verilmiş  resimlerden haberi olmayan galerileri çok gördük geçmişte. Üstlerine su içmedim,  hepsi aklımda. Örneğin Mavi rengin baskın olduğu, yapım yılı 1974,  “Vazoda Gelincikler” adlı tablom,  İzmir Resim Heykel Müzesi’nde 25 yıl önce yitti gitti. O zamanki  Müdür Mehmet  Sabır  çok çaba harcadı ama bulunamadı. Resmim her tuşuyla aklımda.

Makaleleriniz,  tezleriniz  adınız  anılmadan tırtıklanır. Çalışmalarınız  sizden habersiz fotokopicilerde satılır.

Hak adalet, başkalarının hakkına saygı  gibi  değerler insanımızın günlük hayatına yerleşmediği sürece,  sanatçı hakları da hayata geçmekte zorlanacak. Bir ülkenin sanatçısı bunu yaşıyorsa, siz  sokağın halini düşünün.

Arabasını başkalarını düşünmeden park edenler, hız sınırı tanımadan, insanların hayatını tehlikeye atanlar, kendi çöpünü  başkasının kapısına  atmaktan keyif alanlar. Her şeyi rant olarak görenler. Paradan başka değeri  kalmamış olanlar. Kendisini  uyanık sanan, düşünce fukaraları ile bu toplum hesaplaşmak zorunda. Eğer bu uyanıklıklar,  sanat alanında eğitimli insanların arasında yaşanıyorsa,  acı acı  düşünmeliyiz.

 

 

 

6.      Başka yerlerde yazmayı sürdüreceğim ama burada da yazacağım. Yazılarımdan başka sorumluluğum olmadığını bilmenizi isterim. Kişisel eylemlerinizin sorumluluğu da size ait.

 

Ve yeniden merhaba.

 

 

                                                                                  Gaziemir Eylül 2012

 

 

 

 

 

 

 

31 Mart 2011 Perşembe

SANAT VE ÖLÜM

Bedri Karayağmurlar









Savaşın kapımıza dayandığı, ölümün tırpanının suçsuz insanların üzerinde sallandığı günleri yaşıyoruz.

Dünyaya gelmenin anlamsız olduğunu düşünebilirsiniz. Yaşamın acımasızlıklarına katlanmak, en acısı da öleceğini bile bile yaşamak çok ağır gelebilir. Yaşadığının bilincinde olan ve bu nedenle de öleceğini bilen tek canlı insanın, yaşam ve ölüm arasındaki tedirginlik; bir gün anımsanmamak üzere yok olup gitmesindeki dayanılmazlık, başlangıçtan bu güne insanı uğraştırıyor. Ölümü yadsımak, ölümden sonra da yaşamak istiyor insanlar.Aragon Garaudy’nin bir kitabına yazdığı önsözde bu konudaki düşüncelerini açıklıyor: “Bütün ömrümce, kendi dışımda var olan şeyleri benden önce olmuş, ben göçüp gittikten sonra da ayakta kalacak olan şeyleri dile getirmeye uğraşmış durmuşumdur. Soyut dilde bunun adına gerçekçilik denir ve bundan ,trajik bir edayla söz etmemeye çalışırlar. Gerçekçi kimse bir el kumar oynamaktadır, o bir elde kazanacağı ya da yitireceği şey de , o eli oynayan da kendisidir. Bu yetenekte bir kimse yitirirse her şeyi yitirmiş olur;geriye hiçbir şey kalmaz ondan; siz tutup tam tersini ileri sürseniz de, her insanın gönlünün derinliklerinde, bazı şeylerin kendisinden sonraya kalması,kendisinden sonra ayakta durması, kendisinden sonra bir iz bırakması için bir tutku yatar. Adlarını ağaçlara ,taşlara yazan bir sürü insan yok mu? benim dramım, onların dramı işte.”

Neredeyse bütün inançların, ölümü, sonsuz yaşam olarak sunması; sonsuz yaşamın, maddeden arınmış; sorunsuz yaşama dönüşmesi için ete kemiğe bürünmeyi, bazı zorunlulukları yerine getirmek için katlanılması gereken bir pupa dönemi gibi algılatmaya çalışması şaşırtıcı değil. Sonsuz yaşama renkli kanatlarıyla merhaba diyecek günahsız bir kelebek olmanın özlemiyle, Dünya denilen kozada bütün sıkıntılara katlanmak acı verici ve kışkırtıcı. Ölümlüğü yenmek için inançların vaatlerine sığınan insan , bu dünyanın geçiciliği inancıyla buraya katkıda bulunmadan çekip giderse kalmayı başarabilir ve sonsuzluğu yaşayabilir mi acaba? Yaşamın yapısındaki trajik ikilemi kavramadan yalnızca diazonik bir yönelişle apollonik olanı yani aklı yadsıyarak bu trajediden kurtulmayı bekleyen insan, doğanın yaşamın yapısına ters bir tavır alışla kendi trajedisini de yadsımış olmaz mı?Yaşamı yadsıyan insan için tek mutluluk bir an önce bundan kurtulmak değil midir? “Ormanda dolaşırken bir gün kral Midas , ağaçlar arasında Silenos’u görür; onun üstün bilgeliğinden yararlanmak için peşine düşer; sonunda yakalayınca ona ,”insan için en iyi olan nedir?” diye sorar. Silenos susar.Kral sorusunu üsteleyip durunca , bir kahkaha atar, der ki; “var olmamak, varsa hemen ölmek, yok olmak; budur insan için en iyi olan” Kral Midas susar. Silenos* elleri arasından kayıverir.” Ve trajedisi olmayan düz insanın yaşamın acılarına tevekülle katlanmasındaki anlamsızlık, gerçekte onların yaşamlarını da anlamsız kılar. Oysa yaşamı bütün yönleriyle kavramak, isteğimiz dışında gelişimizi anlamlı bir yaşama dönüştürmek, “ben de yaşadım” diyecek bir iz bırakmak insan olmanın gereklerindendir.

İnsanların içinde sanatçı, yalnızca kendisi için değil ama bütün insanlar adına ölümü nesnelleştirmeye çalışır. İnsanı korkutan bilinmezliktir. İnsan ölünce ne olur. Bilinmez bir sonsuzluğa mı gider; beyin ölümü ile birlikte nesnel dünyanın içinde salt bir nesneye bir organizmaya mı dönüşür? Ölümün ve ölüm sonrasının bilinmezliğini aşmak; kalmak,ölümün yok ediciliğinden kurtulmak için değişik yolar dener insanlar. Bir inanca sahip olabilirler; Mısırın tanrı krallarını düşünün, krallıklarını sonsuzlukta sürdürmek için bizi hala şaşırtan tapınaklar, piramitler, şaşılası mumyalar yapmadılar mı? Neredeyse bütün insanların soylarını sürdürmek için nasıl delice çaba harcadıklarını biliriz. Bir üçüncü yol da sanat , bilim politika ile (vb.) uğraşmak, bu yolla geride kalan insanların belleğinde yaptıklarıyla yaşamayı sürdürmektir. “İnsan kendisini anan son kişi öldüğünde gerçekten ölür.” sözünü daha önce duydunuz mu? Eğer bu doğruysa, ne inanç ne de kendi soyumuzdan insanlar gerçekten bizi ölümden kurtarabilir. Oysa Platon hala konuşuyor. Shakspeare hala aramızda, Leonardo bizimle yaşıyor. Nietzsche kışkırtmayı sürdürüyor. Şimdi bu dünyada yaşadığı halde yaşama katılmayan bir çok insanın daha şimdiden ölüden pek de farkları var mı?

Bilim adamları ne denli iyi niyetli olsalar da onların yaptıkları kötü biçimde kullanılarak doğaya ve insana zarar verilebilir. Şimdi Irak’ta patlayan bombalar teknolojinin gelişmesine katkıda bulunan bilimsel araştırmaların sonucu değil mi? Politikacılar tarih yaparak geleceğe kalmayı başarır; çabalarıyla insanları mutlu edecek oluşumlara, zaman zaman da dünyayı fethetmek gibi garip düşüncelerle milyonlarca insanın yok olmasına da neden olurlar. Oysa sanatçı yaşamı anlamlandıran, onu çoğaltan bir işlev görür. Ölümü anlattığı zaman da bizi daha insan yapar. Bu nedenle Stefan Zweig, dünyayı ele geçiren gerçek fatihlerin komutanlar ya da diğerleri değil, sanatçılar olduğunu ileri sürer.



Ölümü fark etmek yaşamanın değerini kavramak demektir.Gündüz Vassaf “Cehenneme Övgü”de “Ölüm sürecinin farkında olmak, yaşamın uçup giden güzelliğini algılamak demektir. Bu,aynı zamanda,güzelliğin sürekliliğinin farkına varmak demektir çünkü, uçup giden şey, zaman ya da güzellik değil, bireyin kendisidir.” diyor. Çünkü yaşam su gibi akıyor, her gün biraz daha yaklaşıyoruz ölüme, üstelik bilinmez bir zamanda ansızın karşılaşma olasılığımız da ortada. Bir inanca sığınarak, ya da ölümün korkutucu yüzünü unutmaya çalışarak yaşam denilen mucizeyi fark etmeden harcamak ne acı. Asıl acı olan ölüm değil, çünkü o kaçınamadığımız bir olgu. Asıl acı olan yaşamı fark etmemektir

27 Nisan 2009 Pazartesi

25 Nisan 2009 Cumartesi

DEĞİNMELER Mayıs 2009

Kriz Kitap ve Sanat

Bedri Karayağmurlar


1- Ekonomik kriz, hız kesmeden sürüyor. İşsizlik beklenenden bilinenden daha çok. Çok sayıda iş yeri kapandı. Ekonomik büyüme küçülmeye döndü. Bu durumda aklı başında herkes, parasını kurtarmanın yolunu bulmaya, oluşabilecek zararlardan kendini korumaya çalışır. Ne yapar örneğin. Üretimi durdurur. İşçi ve girdi masraflarında kurtulur; elindeki sıcak parayı, ya değer kazanan araçlara yatırır ya da olabildiğince çok taşınamaz satın alır. Bunları bilmek ve uygulamak dahi olmayı gerektirmiyor. Bu koşullarda saydıklarımızın tersini yapanlara ne gözle bakmak gerekir? Ürettiklerinin satılmayacağını bile bile üretimi durdurmuyorsa, ürünlerini tanıtmak için durgun piyasada harcamalar yapmayı sürdürüyorsa, ne denir böyle davranana? İş bilmez, akılsız ve daha bilmem neler. Oysa sanat kriz mriz dinlemez. İşini işlevini görür. Sanatçı da şu işler düze çıksın diye ara vermez Sanatçı çıkarsızdır öncelikle.

2- Kitap Fuarının dördüncü gününde, bir Söyleşi gerçekleştirdik. Yurtta Uyanış Dergisi’nin düzenlediği söyleşide, “İzmir’de Dergiler ve Dergicilik Sorunları”nı, Savaş Ünlü, Mustafa Yıldız ile konuştuk. Salonda tanıdık yüzler vardı. İzmir’de dergiler neden uzun ömürlü olmuyor sorusunun yanıtlarından biri, salondaki izleyici sayısında gizliydi galiba. Gelişmiş ülkelerde süreli yayınlar çok önemlidir. Gazete baskı sayıları ne denli önemiyse, dergi basımları ve çeşitleri de o denli önemlidir. Türkiye dergicilikle on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında tanışır. İzmir de bu serüvende önemli yere sahiptir. Sayı olarak çok gözükse de, gerçekte üzücüdür; sayıldığında, yüz yıl içindeki kayda değer sanat edebiyat dergisinin sayısı elliyi geçmez. Meslek ya da kurum dergileriyle birlikte düşündüğümüzde sayı çok gibi gelse de, istenilen düzeye çıkmaz bir türlü.
Özellikle İstanbul’un bir çekim merkezi olmasıyla, İzmir dergiciliği daha da sıkıntılı olur. Dağıtım, duyuru olanakları giderek daralmaktadır. Bir türlü kurtulmadığımız ekonomik siyasi krizler nedeniyle yazarlar, aydınlar hep tedirgin yaşarlar. Bu yetmezmiş gibi gönüllü yürüttüğü dergisinin açmazları da onu yorar. Ama dergi çıkarmak tutkudur. Hep bir dergi vardır düşünüzde. Benim gözümde Orhan Veli’nin “Yaprak”ı bir başkadır. Hep öyle bir dergi çıkarmayı istemişimdir. Ben de anısı olan çok dergi var ama özellikle, Yeni Adımlar’ı, Dömeç’i ve Mavi Derinlik’i anmalıyım.
Orhan Veli, Yaprak’ın ilk sayısında sanatçıyı, şairi, sanat edebiyat dergisi çıkarmak için çabası olan herkesi anlattır dizelerinde. “Gül verir yonca alırız / Bülbül verir serçe alırız/ Edebiyat verir yalınsöz alırız / Şarkı verir türkü alırız / Tek ses verir çok ses alırız/ ...... / Canan verir dost alırız / Gözyaşı verir ümit alırız.”
Söz dergilerden açılmışken, yol dergilerine de değinmeliyim. Daha çok havayolu şirketlerinin yayımladığı dergilere karayolu yolcu taşımacılığı yapan bazı kuruluşlarda da rastlamak güzel. Yolculularda yanıma bir bitap bir dergi alırım mutlaka. Fuarın ilk günü Bodrum’a gidip döndüm. Yolda Kamil Koç’un “Yolculuk” dergisinde Ahmet Telli’nin, Feyza Hepçilingir’in yazılarını, Semih Gümüş ve Buket Uzuner ile yapılan söyleşileri, bazı gezi yazılarını severek okudum.


3- Sanatçılar da insandır ve onlar da bir gün, bir kuyruklu yıldız gibi zamanın boşluğunda kayar giderler. Çocukluğumuzda şıkır şıkır yıldızlı gecelerde, uzayın sonsuzluğuna fazla akıl erdirmeye çalışmadan kayan yıldızları izlerdik. Ansızın çakıp, bir yay çizerek boşlukta yitip gidişini, bize öğretildiği gibi değerlendirirdik. “ Biri daha gitti.” Buların göktaşları olduğunu çok sonra öğrendik ama kayıp gidişlerindeki anlam pek değişmedi. Her insan bir yıldızdır. Yıldızı hafif olmak, yıldızı parlamak ya da sönmek, bir yıldız olmak vb. sözler, bu kültürün insana bakışıdır. Dostum, sınıf arkadaşım İlknur Ercan Kocabıyık’ı anmak için hazırladığımız sergiyi bugün (Yirmi iki Nisan) Güzelyalı Kültür Merkezi’nde açacağız. Kime ne satarımın sığlığında beğenileri okşayanların arasında, ayrıksı tavrıyla İlknur has sanatçılardandı. Kendi köşesinde sessiz bir çığlık olarak yaşadı çalıştı. Onun için yazdığım yazdığım sergi yazısıyla bitirmek istiyorum.
“Her şey geçicidir. Sonsuzluğun içinde, ne güneşin, ne yer kürenin, ne ağacın, ne böceğin, ne de insanın anlamı vardır gerçekte. Bize anlamlı gelmesinin nedeni, varlığımızın bilincinde olmamızdır. Bu yüzden çok önemseriz kendimizi. Hiç bitmeyecekmiş gibi yaşarız hayatı. Aklımızın bir köşesine takılı ölmek düşüncesini yenmek için de her şeyi yaparız. Sonsuz bir hayat düşleriz örneğin. Bu düşümüzü bozacak her türlü oyun bozanlığa şiddetle karşı çıkarız.”
Yazanlar çizenlerin bıraktıkları ışığı görebilenlerden olun. Ne kadar çok ışık alırsanız, siz de o kadar ışıldarsınız.

21 Şubat 2009 Cumartesi

YEREL YÖNETİMLER VE SANAT


Bedri KARAYAĞMURLAR

“Mahalli İdareler” seçimine bir aydan az zaman kaldı. Yerel yönetim seçimlerinde oluşacak yönetim görevlerinin hepsi önemli olmakla birlikte, bunların içinde belediyeler göz önünde olmaları nedeniyle daha da önemlidir. Belediye hizmetleri, kentlerin yaşanacak yerlere dönüşmesini sağlayacak nitelikte olmalıdır. Bu yargımızı desteklemeyecek kimse yoktur sanıyorum.Çoğunluğu kentte yaşamaya gönüllü Türkiye nüfusunun, neredeyse yarısı kentlerde yaşamaktadır. Bu nedenle yerel yönetimler ve belediye hizmetleri, düne göre daha çok insanımızı ilgilendirmektedir.
Ülkemizin bütün insanları yüksek nitelikli yaşam koşullarında yaşamalı, yaşatılmalıdır. Bu yaşam kalitesinin oluşumunda sanat, neredeyse en başta gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulduğu günden bugüne gelinen yer, ne denli iyi olursa olsun bizim için yeterli değildir. Özellikle 1950’den sonra, kentleşmenin hızlanmasıyla, yaşama biçiminin değişmesi doğal olmakla birlikte, bu değişiminin istenilen düzeyde olmadığı, dahası gelişimin oluşumundaki yapısal yanlışlar nedeniyle, kentlerin yaşanamaz yerlere dönüştüğü apaçık ortadadır.
Ülkemizin demokratik yaşamında, demokrasiyi salt oy çoğunluğu ve oy çokluğunu kazanmanın her şeyi yapma yetkisi sanmanın bedelini her zaman halk ödedi. Orhan Kemal’in “Gurbet Kuşları”nı anımsayın. Kente gelen bir ailenin kentli olma serüveninde yaşadığı yenilgiyi anlatan bu öyküde gelinen kent İstanbul, hiç değilse eski kültürü koruyan bir kentti. Salaş, bakımsız ama insancıl ve sıcak. Şimdi anladık ki, sadece yeni kentliler değil, kentlerin kendisi de yenildi. Suyu akmayan konutlar, kanalizasyonu olmayan mahalleler, derelere denizlere dökülen atıklarla, kokudan pislikten yaşanamaz olmuş kentler. Rant uğruna Çin Setti gibi yüksek binalarla örülmüş duvarların arkasında havasız kalmış caddeler sokaklar. Güzelyalı, Karşıyaka Kordon kentimizi güzelleştireceğine, arkadaki semtlerin boğazına sarılmış kalın ilmekler gibi duruyor İzmir’in kıyılarında. havasızlıktan insanların soluk alamadığı ve insanların kömür koktuğu gri bakımsız kentler. Bu manzaralar Charles Dickens’ın, Emil Zola’nın romanlarından alınmış sahneler değil. Bunları ülkemizin büyük kentlerinden her hangi birinde görebilirsiniz. Şimdilik doğal gaz nedeniyle kısmen soluk alan kentler, yapısal çözümler üretilmezse yakın bir gelecekte daha kötü koşullarda yaşamak zorunda kalacak.
Sanayileşmeye bağlı kentleşme, kentleşmeye bağlı demokratikleşme süreçlerinin doğru işlemediği ülkemizde, gelişmiş ülkelerin zamanında yaşadıkları acılarla oluşturdukları deneyimleri kullanmak yerine, bunları yeniden denemeye çalışma aymazlığı, birikimsiz politikacıların ranttan beslenme kolaycılığı ile açıklanabilir belki. Kentlerimize bir bakın, İstanbul, İzmir, Ankara birer kondu kent. Neresini düzelteceğinizi bilemiyorsunuz. Yıkıp yapmaya harcanacak kaynaklar, ülkemizin kim bilir ne önemli gereksinimlerini karşılayacak kaynakları alıp götürecek. Yatırım ekonomisi yerine ranta dayalı yağma ekonomisini uygulamaktan vazgeçilmediği sürece, ne kentlerimiz kent olacak ne de kentte yaşayanlar kentli. Bu yargı çok katı olabilir. Eğer kent olarak değerlendirilen yer, kentin merkezinde bir meydan ya da şık binalarla donatılmış caddeler, deli gibi akan, ana yollarda durmadan tıkanan trafikse; evet, çok sayıda kente sahip olduğumuz söylenebilir.
Kentlerin nesnel yapısıyla, görünümüyle ilgiliydi söylediklerimiz. Buraya kadar anlat maya, vurgulamaya çalıştıklarımız konusunda, söyleyecek daha çok sözü olan başka insanlar vardır. Ama kent dendiğinde, hemen kentin kültürü, bu kültürü besleyen sanat etkinlikleri ve sanatçılar gelir akla. Tiyatroları, konser opera salonları, sanat galerileri, sinemaları olmayan yerler, ne denli büyük nüfusları, ne denli görkemli binaları olsa da kent olmayı başaramazlar. Oralarda yaşayan insanlar, kentte yaşadığını sanan ama hiçbir zaman kentli olamayan insanlardır ne yazık.
Dünya giderek küçülüyor. Kültürün paylaşımı hızlanıyor. Televizyonun sinemanın internetin teknik olanaklarla bize sundukları dünya, ne denli çekici ve güzel olursa olsun, evrensel kültürü taşıyan sanatçıların ve yapıtlarının kendisiyle karşılaşmak ancak kentlerde olasıdır. Bu nedenle kültür merkezlerine, konser salonlarına, galerilere, müzelere, tiyatro salonlarına gereksinim artarak büyümektedir. 12 eylül 1980 sonrası yozlaşan kültürel yapıya neden olan, havadan kazanma kültürünün her şeyin önüne geçmesi kadar, bir politika olarak kültür kavramının anlamının değişmesiyle de ilgilidir sanıyorum. Bir bakın kentlere “kültür sarayı” olarak adlandırılan yerlerin düğün salonu ve kahvehane gereksinimini karşılamak için yapıldığını göreceksiniz. Kültürümüzün bu iki kurumunun dışında bir kültür olduğu kavranmadan kültürlü olmak mümkün mü acaba? Bir zamanlar neredeyse bütün kentlerimizde, kasabalarımızda bulunan kütüphanelerin kapatılması, gençlik tiyatrolarının ortadan kaldırılması, sanki kötü bir senaryonun sahneye konulması gibi gözüküyor.
Öte yandan büyük kentlerimizde yeni yapılan kültür merkezlerinin, müzelerin üst üste açılması bizi sonsuz sevindiriyor. Örneğin İzmir’de Adnan Saygun Kültür Merkezi’nin ve Havagazı Fabrikası’nın açılmasını sevinçle karşıladık. Selçuk Yaşar Üniversitesi Rektörlük binasının alt katında açılan sanat galerisi de İzmir’in önemli kazanımlarından. Bu kazanımlara sevinsek de yerel yönetimler açısından endişelerimiz var. Eğer binalarla nitelikli kültürel sanatsal etkinlikler yapılabilseydi sorunları çözmek çok kolay olurdu. Oysa bu yatırımların doğru kullanılması, yöneticilerin kültür sanat konusundaki birikimlerine ve dünyaya nasıl baktıklarına bağlı. Kendi beğenisini, aldığı oylar nedeniyle, dayatılması gereken beğeni sanan belediye başkanlarının, yarattıkları çirkinlikleri unutmamalıyız. Adnan Saygun Kültür Merkezi’nin açılışında Sayın Aziz Kocaoğlu’nun sözlerini dikkatle izledim. Ne diyor başkan: Büyük Kurtarıcımız Mustafa Kemal Atatürk, çağdaş Türkiye’nin yol haritasını çizerken, ‘Milletimizin güzel sanatlara sevgisini her türlü araç ve yöntemlerle besleyerek geliştirmek, milli ülkümüzdür’ sözleriyle çok net bir hedef belirlemişti.” Bu sözlere imza atarım. Çünkü, belediye başkanlığını rant paylaşımın yönetimi olarak algılayan politikacıların, sanatı, sanatçıyı ve kültürü anlama olasılığından söz edilemez. Daha net biçimde söylemeliyim. Nasıl ben gelecekte çok değerlenecek bir arsayı belirleme ve rant yaratma konusunda bilgisizsem, onlar da sanat konusunda o ölçüde bilgisiz ve zevksizdirler, kuşkunuz olmasın. Kentleri parselleyen, rant yaratmaktan başka becerisi olmayanların belediye başkanı olmaları ne acı. Oysa bir kent, halkın beğenisini, yaşam kalitesini yükselten, kentleri kentlilerin yaşayabileceği yerlere dönüştüren belediye başkanlarıyla daha çok kenttir. Sayın Ali Muzaffer Tunçağ’ı, sanata ve sanatçıya verdiği destek nedeniyle örnek başkan olarak hep anacağım.
“Sorunlar, onları yaratanların mantığı ile çözülemez.”(Albert Einstein) Bu sorunların, belediyelerin paranteze alınarak anlaşılması mümkün olsa da, ülkeyi, insanı kültürü öne almayan politikalarla mümkün değildir.
Daha dün, iki İzmir bienalinin katalogunu basmayı engelleyen mantık değişmeden ülkemiz, insanımız, dolayısıyla kentimiz için iyi işler yapmak kolay gözükmüyor. “Gurbet Kuşları”nda Orhan Kemal, kahramanı Kemal’e kentli olmakla ilgili başarısızlığı şöyle açıklatır. “Kendimizden hiçbir şey katmadan bu şehrin nimetlerinden istifadeye kalktık. İşte bunun için başaramadık.” Geçim derdine düşmüş insanımızın bu konulara nasıl yaklaşacağını bilsek de, yaşam kalitesi konusundaki ısrarımızdan vazgeçme olasılığımız yok. Yeni dönemde gerçekleşecek yerel yönetimlerin İzmir’e ve diğer bütün kentlerimize insanca yaşama koşulları yaratmasını diliyoruz. Dilemekten başka şey gelmiyor mu elimizden?
Sanatsız kalmayın. Sanatın düşünmek olduğunu düşünün. Sanata destek vermeyen yöneticilere siz de destek vermeyin.
17 Şubat 2009

27 Ocak 2009 Salı



KAVRAMLARIN ANLAMI
DÜNYANIN ÖBÜR YÜZÜNDE
NEDEN ÇOK FARKLI





Bedri KARAYAĞMURLAR


Washington DC’den yapılan canlı yayında, NTV’den Amerika Devlet Başkanı Barack Obama’nın göreve başlama şenliklerini izliyorum Ülkenin önde gelen sahne ve sinema insanları, soğukta toplanmış binlere sesleniyor. Şarkı aralarında birileri çıkıp, kısa konuşmalar yapılıyor.

Büyük bir havuzun çevresinde toplananlar, gelecekleriyle ilgili bir dönemeci başarıyla geçmenin mutluluğuyla coşuyorlar. Konuşmalarda, kısa kısa geçmişle ilgili bilgiler verilip, çarpıcı biçimde nasıl ulus olduklarını anlatıyor ve bunu kutsuyorlar.
Bir konuşmacı, Barack Obama’nın Amerika’nın kırmızı mavi eyaletlerden oluşmadığını, bir bütün olduğunu belirtti. Bir başka konuşmacı, Amerika’daki özgürlük idealinin, diğer alanlardaki başarıların, öteki uluslara örnek olması gerektiğini anlatıyor.
Bir başkası Amerika’nın değişik renk ve yapıdaki insanlardan oluşmuş güzel bir mozaik olduğunu söyledi.
Biri doğayı nasıl koruduklarını anlattı.
Şimdi sanatçının ne denli önemli biri olduğunu anlatıyorlar. Geçmiş ve gelecekle ilgili çalışmalarda, değerlerin oluşmasında sanatçıyı desteklemek gerektiğini vurguluyor konuşmasında.

Bir zenci şarkıcı şarkısından önce “Hepimiz biriz “ diyor.
Töreni yapıldığı yer tanımlanırken, Amerikan ulusunun yaratılmasında emeği geçenlere nasıl önem verdiklerini anlattılar uzun uzun. Abraham Lincoln’ün heykeli önünde anlatıyorlar bunları. Havuzun çevresi anıt yapılarla dolu.

İlgimi çekti, asker bir aileden geldiğini söyleyen bir konuşmacı, ülkesi için her türlü sıkıntıyı göğüsleyen insanların, babasının yaptıklarından nasıl gurur duyduğunu anlattı. Evlerine gelen babasının dostlarının, ülke için çarpan yüreklerini nasıl hissettiğini anlattı. Ağzım açık kaldı. Nasıl da cesurca anlattı bunları.

Şimdi bir konuşmacı zencilerin özgürleşmesini anlatıyor. Ne önemli özgürlük.

Haberlerde, Gazze’nin yıkılmış binaları var. İsrail tek taraflı ateş kes ilan ediyor. Ölü sayısı 1300 olmuş.
Barack Obama ateş kese sevinmiş.
Irak’ta yeni ölüm haberleri var.
Afganistan, Pakistan.
Ülkemiz için biçilen don ne renk acaba?

Washington DC de canlı yayında Lincoln’ün anıtı önünde bir beyaz “Özgürlük” diyor. Ve İsrail den Filistin’e hepsinin düşünü anlatıyor. Bu da Amerikan üslubu. “Her yerde özgürlük çınlasın.” “Yaşasın özgürlük.”
Gazze’de ölenlerin üçte biri çocuk.
Şimdi Obama sahnede. Obama insanların özlem ve sıkıntılarından söz etti. Görevi sırasında bunları hep hissedeceğini söyledi.
Şimdi geleneksel çalgı Panço eşliğinde, Çinli, zenci ve dünyanın değişik yerlerinden gelip Amerikan olmuş insanların oluşturduğu koro, ulus olmanın tadını, ortak dilleriyle seslendiriyorlar.
Dünyanın bir yerinde insanlar etnik farklılıkları nedeniyle ayrılmak için ortalığı yakıyorlar.
Törende, değişik insanlardan oluşan yapının Amerika’nın asıl gücü olduğu anlatılıyor.
Uluslararası oyunlarla, Amerika’nın özgürlük taşıma çabalarıyla, darmadağın olmuş uluslar; yakınlarını yitiren insanlar; etnik kökleri üzerinde Amerikan düşleri kurulanlar, bu töreni mutlaka izlemeliydi. Bir yerlerden bir kayıt bulup izlemeliler, hani dünya şefinin sevincine ortak olmaları için

Amerika’da yaşayan herkes izlemiştir sanıyorum bu programı. Önemli değil ama ne düşündüler acaba? İçlerinden biri, gelecekte aynı anıtın önünde parçalanmış dünyanın lideri olarak selamlanacağını mı düşledi , kim bilir?

Kurumlar yerine kendilerini yerleştirmeye çalışan ve kurumları böylece yıkıma götürenler bu töreni izledi mi acaba? Görkemli bir kültür taşıyan muhteşem coğrafyanın dağıtılmış insanlarından bir ulus yaratan Mustafa Kemal Atatürk, bu töreni izleseydi ne derdi acaba? Özellikle şu kavramların anlamlarının değişmesi ve olanakları konusunda.

Daha çok çalışmam gerek. Belki anlarım. Dostlukla Merhaba.

28 Ocak 2009