YEREL YÖNETİMLER VE SANAT
Bedri KARAYAĞMURLAR
“Mahalli İdareler” seçimine bir aydan az zaman kaldı. Yerel yönetim seçimlerinde oluşacak yönetim görevlerinin hepsi önemli olmakla birlikte, bunların içinde belediyeler göz önünde olmaları nedeniyle daha da önemlidir. Belediye hizmetleri, kentlerin yaşanacak yerlere dönüşmesini sağlayacak nitelikte olmalıdır. Bu yargımızı desteklemeyecek kimse yoktur sanıyorum.Çoğunluğu kentte yaşamaya gönüllü Türkiye nüfusunun, neredeyse yarısı kentlerde yaşamaktadır. Bu nedenle yerel yönetimler ve belediye hizmetleri, düne göre daha çok insanımızı ilgilendirmektedir.
Ülkemizin bütün insanları yüksek nitelikli yaşam koşullarında yaşamalı, yaşatılmalıdır. Bu yaşam kalitesinin oluşumunda sanat, neredeyse en başta gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulduğu günden bugüne gelinen yer, ne denli iyi olursa olsun bizim için yeterli değildir. Özellikle 1950’den sonra, kentleşmenin hızlanmasıyla, yaşama biçiminin değişmesi doğal olmakla birlikte, bu değişiminin istenilen düzeyde olmadığı, dahası gelişimin oluşumundaki yapısal yanlışlar nedeniyle, kentlerin yaşanamaz yerlere dönüştüğü apaçık ortadadır.
Ülkemizin demokratik yaşamında, demokrasiyi salt oy çoğunluğu ve oy çokluğunu kazanmanın her şeyi yapma yetkisi sanmanın bedelini her zaman halk ödedi. Orhan Kemal’in “Gurbet Kuşları”nı anımsayın. Kente gelen bir ailenin kentli olma serüveninde yaşadığı yenilgiyi anlatan bu öyküde gelinen kent İstanbul, hiç değilse eski kültürü koruyan bir kentti. Salaş, bakımsız ama insancıl ve sıcak. Şimdi anladık ki, sadece yeni kentliler değil, kentlerin kendisi de yenildi. Suyu akmayan konutlar, kanalizasyonu olmayan mahalleler, derelere denizlere dökülen atıklarla, kokudan pislikten yaşanamaz olmuş kentler. Rant uğruna Çin Setti gibi yüksek binalarla örülmüş duvarların arkasında havasız kalmış caddeler sokaklar. Güzelyalı, Karşıyaka Kordon kentimizi güzelleştireceğine, arkadaki semtlerin boğazına sarılmış kalın ilmekler gibi duruyor İzmir’in kıyılarında. havasızlıktan insanların soluk alamadığı ve insanların kömür koktuğu gri bakımsız kentler. Bu manzaralar Charles Dickens’ın, Emil Zola’nın romanlarından alınmış sahneler değil. Bunları ülkemizin büyük kentlerinden her hangi birinde görebilirsiniz. Şimdilik doğal gaz nedeniyle kısmen soluk alan kentler, yapısal çözümler üretilmezse yakın bir gelecekte daha kötü koşullarda yaşamak zorunda kalacak.
Sanayileşmeye bağlı kentleşme, kentleşmeye bağlı demokratikleşme süreçlerinin doğru işlemediği ülkemizde, gelişmiş ülkelerin zamanında yaşadıkları acılarla oluşturdukları deneyimleri kullanmak yerine, bunları yeniden denemeye çalışma aymazlığı, birikimsiz politikacıların ranttan beslenme kolaycılığı ile açıklanabilir belki. Kentlerimize bir bakın, İstanbul, İzmir, Ankara birer kondu kent. Neresini düzelteceğinizi bilemiyorsunuz. Yıkıp yapmaya harcanacak kaynaklar, ülkemizin kim bilir ne önemli gereksinimlerini karşılayacak kaynakları alıp götürecek. Yatırım ekonomisi yerine ranta dayalı yağma ekonomisini uygulamaktan vazgeçilmediği sürece, ne kentlerimiz kent olacak ne de kentte yaşayanlar kentli. Bu yargı çok katı olabilir. Eğer kent olarak değerlendirilen yer, kentin merkezinde bir meydan ya da şık binalarla donatılmış caddeler, deli gibi akan, ana yollarda durmadan tıkanan trafikse; evet, çok sayıda kente sahip olduğumuz söylenebilir.
Kentlerin nesnel yapısıyla, görünümüyle ilgiliydi söylediklerimiz. Buraya kadar anlat maya, vurgulamaya çalıştıklarımız konusunda, söyleyecek daha çok sözü olan başka insanlar vardır. Ama kent dendiğinde, hemen kentin kültürü, bu kültürü besleyen sanat etkinlikleri ve sanatçılar gelir akla. Tiyatroları, konser opera salonları, sanat galerileri, sinemaları olmayan yerler, ne denli büyük nüfusları, ne denli görkemli binaları olsa da kent olmayı başaramazlar. Oralarda yaşayan insanlar, kentte yaşadığını sanan ama hiçbir zaman kentli olamayan insanlardır ne yazık.
Dünya giderek küçülüyor. Kültürün paylaşımı hızlanıyor. Televizyonun sinemanın internetin teknik olanaklarla bize sundukları dünya, ne denli çekici ve güzel olursa olsun, evrensel kültürü taşıyan sanatçıların ve yapıtlarının kendisiyle karşılaşmak ancak kentlerde olasıdır. Bu nedenle kültür merkezlerine, konser salonlarına, galerilere, müzelere, tiyatro salonlarına gereksinim artarak büyümektedir. 12 eylül 1980 sonrası yozlaşan kültürel yapıya neden olan, havadan kazanma kültürünün her şeyin önüne geçmesi kadar, bir politika olarak kültür kavramının anlamının değişmesiyle de ilgilidir sanıyorum. Bir bakın kentlere “kültür sarayı” olarak adlandırılan yerlerin düğün salonu ve kahvehane gereksinimini karşılamak için yapıldığını göreceksiniz. Kültürümüzün bu iki kurumunun dışında bir kültür olduğu kavranmadan kültürlü olmak mümkün mü acaba? Bir zamanlar neredeyse bütün kentlerimizde, kasabalarımızda bulunan kütüphanelerin kapatılması, gençlik tiyatrolarının ortadan kaldırılması, sanki kötü bir senaryonun sahneye konulması gibi gözüküyor.
Öte yandan büyük kentlerimizde yeni yapılan kültür merkezlerinin, müzelerin üst üste açılması bizi sonsuz sevindiriyor. Örneğin İzmir’de Adnan Saygun Kültür Merkezi’nin ve Havagazı Fabrikası’nın açılmasını sevinçle karşıladık. Selçuk Yaşar Üniversitesi Rektörlük binasının alt katında açılan sanat galerisi de İzmir’in önemli kazanımlarından. Bu kazanımlara sevinsek de yerel yönetimler açısından endişelerimiz var. Eğer binalarla nitelikli kültürel sanatsal etkinlikler yapılabilseydi sorunları çözmek çok kolay olurdu. Oysa bu yatırımların doğru kullanılması, yöneticilerin kültür sanat konusundaki birikimlerine ve dünyaya nasıl baktıklarına bağlı. Kendi beğenisini, aldığı oylar nedeniyle, dayatılması gereken beğeni sanan belediye başkanlarının, yarattıkları çirkinlikleri unutmamalıyız. Adnan Saygun Kültür Merkezi’nin açılışında Sayın Aziz Kocaoğlu’nun sözlerini dikkatle izledim. Ne diyor başkan: Büyük Kurtarıcımız Mustafa Kemal Atatürk, çağdaş Türkiye’nin yol haritasını çizerken, ‘Milletimizin güzel sanatlara sevgisini her türlü araç ve yöntemlerle besleyerek geliştirmek, milli ülkümüzdür’ sözleriyle çok net bir hedef belirlemişti.” Bu sözlere imza atarım. Çünkü, belediye başkanlığını rant paylaşımın yönetimi olarak algılayan politikacıların, sanatı, sanatçıyı ve kültürü anlama olasılığından söz edilemez. Daha net biçimde söylemeliyim. Nasıl ben gelecekte çok değerlenecek bir arsayı belirleme ve rant yaratma konusunda bilgisizsem, onlar da sanat konusunda o ölçüde bilgisiz ve zevksizdirler, kuşkunuz olmasın. Kentleri parselleyen, rant yaratmaktan başka becerisi olmayanların belediye başkanı olmaları ne acı. Oysa bir kent, halkın beğenisini, yaşam kalitesini yükselten, kentleri kentlilerin yaşayabileceği yerlere dönüştüren belediye başkanlarıyla daha çok kenttir. Sayın Ali Muzaffer Tunçağ’ı, sanata ve sanatçıya verdiği destek nedeniyle örnek başkan olarak hep anacağım.
“Sorunlar, onları yaratanların mantığı ile çözülemez.”(Albert Einstein) Bu sorunların, belediyelerin paranteze alınarak anlaşılması mümkün olsa da, ülkeyi, insanı kültürü öne almayan politikalarla mümkün değildir.
Daha dün, iki İzmir bienalinin katalogunu basmayı engelleyen mantık değişmeden ülkemiz, insanımız, dolayısıyla kentimiz için iyi işler yapmak kolay gözükmüyor. “Gurbet Kuşları”nda Orhan Kemal, kahramanı Kemal’e kentli olmakla ilgili başarısızlığı şöyle açıklatır. “Kendimizden hiçbir şey katmadan bu şehrin nimetlerinden istifadeye kalktık. İşte bunun için başaramadık.” Geçim derdine düşmüş insanımızın bu konulara nasıl yaklaşacağını bilsek de, yaşam kalitesi konusundaki ısrarımızdan vazgeçme olasılığımız yok. Yeni dönemde gerçekleşecek yerel yönetimlerin İzmir’e ve diğer bütün kentlerimize insanca yaşama koşulları yaratmasını diliyoruz. Dilemekten başka şey gelmiyor mu elimizden?
Sanatsız kalmayın. Sanatın düşünmek olduğunu düşünün. Sanata destek vermeyen yöneticilere siz de destek vermeyin.
17 Şubat 2009
21 Şubat 2009 Cumartesi
27 Ocak 2009 Salı
KAVRAMLARIN ANLAMI
DÜNYANIN ÖBÜR YÜZÜNDE
NEDEN ÇOK FARKLI
Bedri KARAYAĞMURLAR
Washington DC’den yapılan canlı yayında, NTV’den Amerika Devlet Başkanı Barack Obama’nın göreve başlama şenliklerini izliyorum Ülkenin önde gelen sahne ve sinema insanları, soğukta toplanmış binlere sesleniyor. Şarkı aralarında birileri çıkıp, kısa konuşmalar yapılıyor.
Büyük bir havuzun çevresinde toplananlar, gelecekleriyle ilgili bir dönemeci başarıyla geçmenin mutluluğuyla coşuyorlar. Konuşmalarda, kısa kısa geçmişle ilgili bilgiler verilip, çarpıcı biçimde nasıl ulus olduklarını anlatıyor ve bunu kutsuyorlar.
Bir konuşmacı, Barack Obama’nın Amerika’nın kırmızı mavi eyaletlerden oluşmadığını, bir bütün olduğunu belirtti. Bir başka konuşmacı, Amerika’daki özgürlük idealinin, diğer alanlardaki başarıların, öteki uluslara örnek olması gerektiğini anlatıyor.
Bir başkası Amerika’nın değişik renk ve yapıdaki insanlardan oluşmuş güzel bir mozaik olduğunu söyledi.
Biri doğayı nasıl koruduklarını anlattı.
Şimdi sanatçının ne denli önemli biri olduğunu anlatıyorlar. Geçmiş ve gelecekle ilgili çalışmalarda, değerlerin oluşmasında sanatçıyı desteklemek gerektiğini vurguluyor konuşmasında.
Bir zenci şarkıcı şarkısından önce “Hepimiz biriz “ diyor.
Töreni yapıldığı yer tanımlanırken, Amerikan ulusunun yaratılmasında emeği geçenlere nasıl önem verdiklerini anlattılar uzun uzun. Abraham Lincoln’ün heykeli önünde anlatıyorlar bunları. Havuzun çevresi anıt yapılarla dolu.
İlgimi çekti, asker bir aileden geldiğini söyleyen bir konuşmacı, ülkesi için her türlü sıkıntıyı göğüsleyen insanların, babasının yaptıklarından nasıl gurur duyduğunu anlattı. Evlerine gelen babasının dostlarının, ülke için çarpan yüreklerini nasıl hissettiğini anlattı. Ağzım açık kaldı. Nasıl da cesurca anlattı bunları.
Şimdi bir konuşmacı zencilerin özgürleşmesini anlatıyor. Ne önemli özgürlük.
Haberlerde, Gazze’nin yıkılmış binaları var. İsrail tek taraflı ateş kes ilan ediyor. Ölü sayısı 1300 olmuş.
Barack Obama ateş kese sevinmiş.
Irak’ta yeni ölüm haberleri var.
Afganistan, Pakistan.
Ülkemiz için biçilen don ne renk acaba?
Washington DC de canlı yayında Lincoln’ün anıtı önünde bir beyaz “Özgürlük” diyor. Ve İsrail den Filistin’e hepsinin düşünü anlatıyor. Bu da Amerikan üslubu. “Her yerde özgürlük çınlasın.” “Yaşasın özgürlük.”
Gazze’de ölenlerin üçte biri çocuk.
Şimdi Obama sahnede. Obama insanların özlem ve sıkıntılarından söz etti. Görevi sırasında bunları hep hissedeceğini söyledi.
Şimdi geleneksel çalgı Panço eşliğinde, Çinli, zenci ve dünyanın değişik yerlerinden gelip Amerikan olmuş insanların oluşturduğu koro, ulus olmanın tadını, ortak dilleriyle seslendiriyorlar.
Dünyanın bir yerinde insanlar etnik farklılıkları nedeniyle ayrılmak için ortalığı yakıyorlar.
Törende, değişik insanlardan oluşan yapının Amerika’nın asıl gücü olduğu anlatılıyor.
Uluslararası oyunlarla, Amerika’nın özgürlük taşıma çabalarıyla, darmadağın olmuş uluslar; yakınlarını yitiren insanlar; etnik kökleri üzerinde Amerikan düşleri kurulanlar, bu töreni mutlaka izlemeliydi. Bir yerlerden bir kayıt bulup izlemeliler, hani dünya şefinin sevincine ortak olmaları için
Amerika’da yaşayan herkes izlemiştir sanıyorum bu programı. Önemli değil ama ne düşündüler acaba? İçlerinden biri, gelecekte aynı anıtın önünde parçalanmış dünyanın lideri olarak selamlanacağını mı düşledi , kim bilir?
Kurumlar yerine kendilerini yerleştirmeye çalışan ve kurumları böylece yıkıma götürenler bu töreni izledi mi acaba? Görkemli bir kültür taşıyan muhteşem coğrafyanın dağıtılmış insanlarından bir ulus yaratan Mustafa Kemal Atatürk, bu töreni izleseydi ne derdi acaba? Özellikle şu kavramların anlamlarının değişmesi ve olanakları konusunda.
Daha çok çalışmam gerek. Belki anlarım. Dostlukla Merhaba.
28 Ocak 2009
Bedri KARAYAĞMURLAR
Washington DC’den yapılan canlı yayında, NTV’den Amerika Devlet Başkanı Barack Obama’nın göreve başlama şenliklerini izliyorum Ülkenin önde gelen sahne ve sinema insanları, soğukta toplanmış binlere sesleniyor. Şarkı aralarında birileri çıkıp, kısa konuşmalar yapılıyor.
Büyük bir havuzun çevresinde toplananlar, gelecekleriyle ilgili bir dönemeci başarıyla geçmenin mutluluğuyla coşuyorlar. Konuşmalarda, kısa kısa geçmişle ilgili bilgiler verilip, çarpıcı biçimde nasıl ulus olduklarını anlatıyor ve bunu kutsuyorlar.
Bir konuşmacı, Barack Obama’nın Amerika’nın kırmızı mavi eyaletlerden oluşmadığını, bir bütün olduğunu belirtti. Bir başka konuşmacı, Amerika’daki özgürlük idealinin, diğer alanlardaki başarıların, öteki uluslara örnek olması gerektiğini anlatıyor.
Bir başkası Amerika’nın değişik renk ve yapıdaki insanlardan oluşmuş güzel bir mozaik olduğunu söyledi.
Biri doğayı nasıl koruduklarını anlattı.
Şimdi sanatçının ne denli önemli biri olduğunu anlatıyorlar. Geçmiş ve gelecekle ilgili çalışmalarda, değerlerin oluşmasında sanatçıyı desteklemek gerektiğini vurguluyor konuşmasında.
Bir zenci şarkıcı şarkısından önce “Hepimiz biriz “ diyor.
Töreni yapıldığı yer tanımlanırken, Amerikan ulusunun yaratılmasında emeği geçenlere nasıl önem verdiklerini anlattılar uzun uzun. Abraham Lincoln’ün heykeli önünde anlatıyorlar bunları. Havuzun çevresi anıt yapılarla dolu.
İlgimi çekti, asker bir aileden geldiğini söyleyen bir konuşmacı, ülkesi için her türlü sıkıntıyı göğüsleyen insanların, babasının yaptıklarından nasıl gurur duyduğunu anlattı. Evlerine gelen babasının dostlarının, ülke için çarpan yüreklerini nasıl hissettiğini anlattı. Ağzım açık kaldı. Nasıl da cesurca anlattı bunları.
Şimdi bir konuşmacı zencilerin özgürleşmesini anlatıyor. Ne önemli özgürlük.
Haberlerde, Gazze’nin yıkılmış binaları var. İsrail tek taraflı ateş kes ilan ediyor. Ölü sayısı 1300 olmuş.
Barack Obama ateş kese sevinmiş.
Irak’ta yeni ölüm haberleri var.
Afganistan, Pakistan.
Ülkemiz için biçilen don ne renk acaba?
Washington DC de canlı yayında Lincoln’ün anıtı önünde bir beyaz “Özgürlük” diyor. Ve İsrail den Filistin’e hepsinin düşünü anlatıyor. Bu da Amerikan üslubu. “Her yerde özgürlük çınlasın.” “Yaşasın özgürlük.”
Gazze’de ölenlerin üçte biri çocuk.
Şimdi Obama sahnede. Obama insanların özlem ve sıkıntılarından söz etti. Görevi sırasında bunları hep hissedeceğini söyledi.
Şimdi geleneksel çalgı Panço eşliğinde, Çinli, zenci ve dünyanın değişik yerlerinden gelip Amerikan olmuş insanların oluşturduğu koro, ulus olmanın tadını, ortak dilleriyle seslendiriyorlar.
Dünyanın bir yerinde insanlar etnik farklılıkları nedeniyle ayrılmak için ortalığı yakıyorlar.
Törende, değişik insanlardan oluşan yapının Amerika’nın asıl gücü olduğu anlatılıyor.
Uluslararası oyunlarla, Amerika’nın özgürlük taşıma çabalarıyla, darmadağın olmuş uluslar; yakınlarını yitiren insanlar; etnik kökleri üzerinde Amerikan düşleri kurulanlar, bu töreni mutlaka izlemeliydi. Bir yerlerden bir kayıt bulup izlemeliler, hani dünya şefinin sevincine ortak olmaları için
Amerika’da yaşayan herkes izlemiştir sanıyorum bu programı. Önemli değil ama ne düşündüler acaba? İçlerinden biri, gelecekte aynı anıtın önünde parçalanmış dünyanın lideri olarak selamlanacağını mı düşledi , kim bilir?
Kurumlar yerine kendilerini yerleştirmeye çalışan ve kurumları böylece yıkıma götürenler bu töreni izledi mi acaba? Görkemli bir kültür taşıyan muhteşem coğrafyanın dağıtılmış insanlarından bir ulus yaratan Mustafa Kemal Atatürk, bu töreni izleseydi ne derdi acaba? Özellikle şu kavramların anlamlarının değişmesi ve olanakları konusunda.
Daha çok çalışmam gerek. Belki anlarım. Dostlukla Merhaba.
28 Ocak 2009
11 Temmuz 2008 Cuma
Festivaller Zamanı
Festivaller Zamanı
Bedri KARAYAĞMURLARwww.bedrikarayagmurlar.com
1- Bu yazıyı geçen hafta okuyacaktınız ama ülkemin gündemi öyle yoğun ki yazan çizen yayınlayan herkes tedirgin. Bu nedenle girişi değiştirdim. Gündeme yetişmek zor.
Ülkemiz sıkıntılı günler yaşıyor. Ne zaman yaşamadı ki? Dünya uygarlığının yaratıldığı coğrafyada olmak. Yer altı ve yer üstü kaynaklarıyla geleceğin enerjisini elinde tutmak. Kıtaların kesiştiği önemli bir noktada olmak. Nüfusu genç ve gizilgücü yüksek bir ulus olmak. Sıkıntılar içinde yüzmek için yeterli bu kadar neden. Başkaları bizim için iyi şeyler düşünmez, bu doğal olabilir ama kendimiz, neden bu güzel ülke için iyi şeyler düşünmeyiz.
11 Temmuz Srebrenitsa Katliamının yıldönümü. Güzel anılar oluşturmalı insanlar. Kozmosun içindeki zavallı insanın kısacık ömrüne bu denli çok kötülük sığdırması ne şaşırtıcı. Ve kötülükler başkaları için kahramanlık olarak algılanıyorsa ve sonsuz ödül için ulaşılmış bir başarı sanılıyorsa, nasıl başa çıkılır. Tek çare Samanyolu Galaksisi’nin bir köşesinden bakmak yerküreye. Ne güneş var, ne dünya. Ne insan var, ne savaş. Asıl olan yaşamak. Sevin kendinizi. Sevin insanı ve insana dair olanı. Mavi kelebekler uzak yıldızlara gitsinler. Ya da, bilmem ne demeli.
2- Yaz ayları, görsel sanatlarda etkinliklerin büyük kentlerden yazlık kentlere göçmesi alışıldık olaylardan. İzmir de nasibini alır bu durumdan. Galeriler tatile girer. Sergiler yazlıkçıların peşinden oralara gider. Yaz ayları festivallerle sürer gider.
Buca Belediyesi’nin gerçekleştirdiği İzmir'de 4. Uluslararası Müzik ve Dans Festivali bitti.
İzmir Kültür Sanat Eğitim Vakfı’nın (İKSEV) düzenlediği 22. Uluslar arası Müzik Festivali sürüyor. 22 Temmuz’a dek sürecek. Sevgili Seval Deniz Karahaliloğlu yakından izliyor Festivali. Bu bahaneyle başsağlığı dilerim Karahaliloğlu’na.
3- Geçen Hafta sonu Bodrum Gümüşlük’teki Gümüşlük Akademisi’nin açılışına katıldım. Latife Tekin’in içinde bulunduğu ilk kuruluşundan sonra yeniden yapılandırılmaya çalışılan Gümüşlük Akademi, sanatçıların desteğiyle yeniden yaşama tutunmaya çalışıyor. İşlikleri, kütüphanesi, konaklama yapıları, amfiteatrı, yapay göleti, kurbağaları ve balıklarıyla Gümüşlük Akademi, Gümüşlük sırtlarındaki ormanların içinden aşağılara Ege’ye bakıyor.
Açılışta alışılmış görüntüler yoktu. Yani hamasi nutuklar atan, aynı sözü elli bininci kez yineleyen kimse yoktu. Müzik eşliğine Yavuz Tanyeli’nin başlattığı tuval boyama eylemine hepimiz elden geldiğince katıldık. Göl kıyısında uzun zamandır görmediği Ali Atmaca’yı karşılaştık. Ayak üstü söyleştik.
Bodruma gidiş gelişimiz biraz sıkıntılıydı. İzmir’in ressamları, heykeltıraşları, seramikçileri, baskıcıları toplanmışlar, bir kültür merkezine gidiyorlar ama ne gidiş. Daracık koltuklarda, yanarak donarak yolculuk. En keyifli yanı, dostlarla birlikteyiz. Bafa’da verilen çay molası ve göl izlenimleri doyumsuzdu. Gerisi uzun sürer. Ülkemiz sanatçısına, eğlence sektöründe çalışanlardan bazılarına verdiği olanakların yüzde birini verdiğinde gelecek daha aydınlık olacak. Herkesi saymak uzun sürer ama Yıldız Ersağdıç, Hülya Yalçın, Peruze Yiğit, Oğuz Demir katılanlardan bazılarıydı.
4- İzmir’e döndükten beş gün sonra, 15. Uluslararası Eşme Festivali’nin konuğu olarak Eşme’ye gittim. Eşme Belediyesi’nin kente kazandırdığı sanat galerisini ne kadar övsem azdır. Benim de çalışmalarımın olduğu serginin düzenlenmesindeki özen, sergi katalogunun hazırlamasındaki düzey, Eşme’de nitelikli aydın yöneticilerin iş başında olduğunu gösteriyor kanısındayım. Sanatla bağı olmayan, belediye başkanlığını kaba rant dağıtımı olarak gören belediye başkanlarıyla kıyaslandığında Eşme Belediye Başkanı Sayın Ahmet Yıldırım, kentinin kültürel değerlerini önemseyen ama evrensel değer yargılarının ayırtında olan birisi bana göre.
Eşme güzel insanları, onların duygularıyla biçimlenmiş el emeği güzel kilimleri ile Ege’nin önemli kentlerinden biri. Festival, nüfusuyla kıyaslandığında, çok sayıda etkinliğe ve konuğa ev sahipliği yaptı. Fransa ‘dan Bulgaristan’a değişik ülkelerden gelen konuklar yanında Muzaffer İzgü gibi onurumuz önemli bir yazar, geçmiş yıllarda aynı dergilerde yazdığımız, yazılarımı şiirlerimi çizgilerimi paylaştığım Halim Yazıcı, Ahmet Günbaş, Oğuz Tümbaş gibi ozanlar oradaydı.
Resim sergisine İzmir’den çok sayıda sanatçı katıldı. Benimle birlikte, çoğu İzmir’den yirmi iki sanatçı vardı sergide. Sergi açılışına ve diğer etkinliklere katılan İlknur Kocabıyık, Sezin Haşıcı, Mehmet Aslan’ı anmam gerekiyor. Festivalin görsel sanatlarla ilgili kısımlarının hazırlanmasında emeği geçen Eşmeli sanatçılar, Mehmet Aslan ve Seyfi Yıldırım’ı kutlamak gerekiyor.
Bir çok ülkenin güzellenin katıldığı yarışmada seçici olmak benim için ilginç bir deneyimdi.
4- Festivalde Halim Yazıcı ile birlikte katıldığımız “Sanatı Sevmek ve Sanatla Yaşamak” konulu söyleşide düşüncelerimi Eşmelilerle paylaşma fırsatı buldum.
Sanat, yaşamın ve en önemlisi insanın anlaşılması için gerekli insan etkinliklerinin başında gelir. Yaşam arabasını iki at çeker. Biri bilim, biri sanat. Bilim nesnel dünyayı çözümler, İnsan için anlaşılır ve yaşanılır bir dünyanın kurulması için ayrıştırır nesnelliği. Maddenin en görülmez küçük parçalarına kadar içine işler. Uzayın uzaklıklarına uzanır. Her şey dünyayı insan için dönüştürmek ve değiştirmek için yapılır. Bu sayede, topraktan son model arabalar çıkarır bilim. Üzerinizdeki giysi kim bilir hangi nesnenin içinde gizliyken bilimin geliştirdiği yöntem ve tekniklerle size ulaştırılır. Bir düşünün, insanın olmadığı bu yeryüzünde şimdi kullandığımız araç gereçlerin biri bile olamazdı. İnsan bilimle onları çekti çıkardı maddenin içinden. Onu ışık yaptı, onu uçak yaptı, vapur yaptı, kamera yaptı. Yaptı da yaptı.
Sadece bilimin geliştiği bir dünya olanaksızdır. Çünkü sanat bilimden önce vardır. İlk avda, ilk çapada, ilk oyunda hep sanatın başlangıcı vardır. Bilim, gelişen insanın gereksinimlerini karşılamak için çalışır. Ama gereksinimleri sanat oluşturur. Bilimin yarattığı olanaklarla, yaşayan insan, onun buluşlarının yarattığı çok sayıda fiziksel ve ruhsal sorunla baş etmeye çalışır.
Her gelişme bir sorundur aynı zamanda ama insan çözemeyeceği sorunları yaratmaz. İşte bu sarmalda bilim ve sanat birlikte kurarlar insanın dünyasını. Sanatın olmadığı, sanata, sanatçıya, düşünceye değer verilmeyen bir ülkenin, bilim ve teknik en üst düzeyde de kullanılsa, gelişmiş olma olasılığı yoktur.
Sanat insanın beğenilerini geliştirir. Sanata önem verilen ülkelerde, beğenisi gelişmiş insanlar, rant uğruna kendi kültürel değerlerini yok etmezler. Sanatın olduğu yerde, diğer insanlara saygısızlık yoktur. Sanat beğenisi olan insanlar, başkalarının hayatını tehlikeye sokacak hiçbir şey yapmaz. Örneğin trafikte magandalık yapmaz.
Güzel bir dünyada yaşayın.
1- 11 Temmuz İzmir
25 Haziran 2008 Çarşamba
Sanat ve Hayat
Sanat ve Hayat
Bedri KARAYAĞMURLAR
www.bedrikarayagmurlar.com
İzmir, Türkiye’nin aydınlık yüzü. Gelecek beklentilerinin ilk seslendirildiği, çağdaş ve uygar Türkiye’nin gülen yüzü. Merhaba.
İzmir’de sanat ve sanatçıların sizlerle buluşmasına katkıda bulunmaya çalışacağım. Ama izninizle şunu belirtmek ve vurgulamak isterim; sanatçı sözünden anlaşılması gereken, eğlence dünyasında çalışanlar değil, düşüncesini sanat yapıtlarıyla açıklayan kişilerdir. Sanatçı, gününe, çağına, ülkesine ve insanına karşı duyarlı ve sorumlu olan insandır. Sanatçı, yaratıcı ve özgün çalışmalar yapan, bunları da her türlü çıkar ve beklentiyle değerlendirilemeyecek nitelikte üreten insandır. Bu nedenle sanatçılar günün tanığı, geleceğin habercisidir. Bir anlamda toplumun nabzını elinde tutan, toplumun vicdanı olan kişilerdir. Bu denli önemli olan sanat ve sanatçının İzmir’deki varlığı, ona değer verenlerle, sizlerle daha da güçlenecek.
Bizler sanatçılar olarak, alanımızla ilgili sorumluluklarımızı elimizden geldiğince ve şaşılacak bir özveriyle yerine getirmeye çalışıyoruz. Bu abartı değil. Şimdi herkes bir köşede dinlenmeye çalışıyor ya da geçimin peşinde ama birileri, ne olacağı, ne karşılık alacağı belli olmayan bir çabayla uykusuz ve terleyerek, yazıyor çiziyor seslendiriyor. Kararan havada, şimşekler çakan beynin fırtınalarını, içinde tutamayacak kadar biriktirmiş birinin boyadığı tuval, üç kuruş için boyanmış olabilir mi? Herkes uyurken dizeler düşen, aydınlık geleceği düşleyen şair, nasıl biridir, bir düşünün. Sanatçı düşünen insandır bu nedenler.
İzmir son yıllarda önemli sanatsal etkinliklere ev sahipliği yaptı. Bundan sonra, daha da çoğalacak bu etkinlikler. Bizim için ilginç ve anlaşılmaz olan şey , nitelikli etkinliklere ve özellikle İzmir kaynaklı çabalara destek vermeyen İzmir kurumları, her nedense dışarıdan gelenleri, örneğin, mayıs ayında Atlas Pavyonu’nda açılan bir işporta sergiyi desteklediler. Hiç anlamadığımız bir başka uygulama, Güzel Yalı Kültür Merkezi’ndeki galeride İzmir’de yaşayan sanatçılara yer verilmemesi. Galerinin sergi düzeyini korumak gerekçesiyle yapılan bu uygulama, sanıyorum bir başka kentte yaşanmaz. Üstelik tartışılacak sergileri göz ardı etmemeliyiz. İlgililerin ve sanatçıların bu durumu değerlendirmesinde yarar var.
Sinema anlatım olanakları ve kitlelere ulaşma bakımından sanatlar içinde önemli bir yere sahip. Sentez sanat. Sinemanın bu özelliklerinden yararlanan çok sayıda alan var. Örneğin görsel sanatlarda sinema gibi video art çalışmaları da ilgiyle izleniyor. Picasso’nun değindiği gibi resim (sanat) bir saldırı ve savunma aracıdır. Sanatın kullanımıyla ilgili bir örneği ilgilerinize sunmak istiyorum.
Geçende eski öğrencilerimden biri, çok etkilenmiş olacak ki, Sinan Çetin'in “Mutlu Ol! Bu Bir Emirdir”[1] “2 kasım 1934 Anadolu’da bir köy” diye başlayan kısa filmini gönderdi. Filmin sunumunda kime ait olduğunu bilmediğim bir sav söz var: “İnsanların müziğine, kültürüne, yaşam tarzına yasaklar koyan siyasi otorite, hayatın karşısında daima tuhaf duruma düşmüştür.” Bu müthiş öngörü, nedense bana 12 Mart ve 12 Eylül günlerini anımsattı. Bir de “Beynelmilel’i. Sinan Çetin’e anımsatmak isterim, Dengir Mir Mehmet Fırat’ın sözünü ettiği “travmalar” nerelerde yaşandı dersiniz. Sokak ortasında sürüklenen kadınları, üniversite yurtlarında kampuslarında ve daha nice yerde oruç tutmadı, açık giyindi diye hırpalananların travmalarını ve yaşam tarzlarına zorla el uzatılan insanları ne çabuk unuttunuz. Bu toplumda insanların yaşama düşünme ve inanma biçimlerine hep saygı duyuldu. Ama şimdi Globalizmin ağzıyla Cumhuriyeti ve Atatürk Devrimlerini eleştirenlerin geçmişte yaşattıklarını da anımsayın. Madımak olayının 15. yıldönümü geldi. Sinan Çetin’in hiç mi yüreği sızlamaz. Anlattığı öyküde, sözde 1934 yılında bir köy evinde, (Bana göre hiç çalışmamış o tarihin evleri ve yaşama biçimini.) kadınlı erkekli bir grup türkü söylüyor. Birden içeri askerler giriyor. İçlerinde hiç rütbeli yok. Hepsi er. Okuyamadıkları adlarıyla klasik müziğin ünlülerinin yapıtlarını seslendirmelerini söylüyor gruba. Onlar da Mozart Beethoven’i seslendiriyorlar. Eğlenceli bir karikatürle, Cumhuriyet uygulamalarını araştırmadan eleştirmek, hak olabilir ama insafsızlık değil mi? Atatürk’ün sanata nasıl önem verdiğini, üstelik türkü ve şarkıları nasıl bir duygu yoğunluğuyla dinlediğini her aydın bilir sanıyorum. O dönemde Atatürk’e yaranmak için bazı uygulamaları abartanların yaptıklarını, Cumhuriyetin sırtına yıkmak doğru değil bize göre. Ama bu bir projenin parçası. Sinan Çetin’in söylemleriyle, 10. İstanbul Bienal Küratör’ü Hou Hanru’nun sözleri nasıl da destekliyor birbirlerini.
Şimdi bir tez işleniyor: “Batılı olmayan ilk modern cumhuriyetlerden ve gelişen dünyanın kilit oyuncularından biri olarak Türkiye’nin tarihi ve son dönem konumu bu yöndeki en radikal, çarpıcı ve etki uyandıran vakalardan birini oluşturuyor. Ancak can alıcı bir sorun, Kemalist proje tarafından savunulan modernleşme modelinin yine de sisteme dahil bazı çözülemez çelişkiler ve ikilemlerle dolu, tepeden inme bir dayatma olması: reformların, devrimci birer araç olarak gerekli olmalarına rağmen yarı-askeri bir şekilde dayatılması demokrasi ilkesine aykırıydı; milliyetçi ideoloji evrensel hümanizmin benimsenmesine aksi yönde işledi ve toplumsal bir elit önderliğindeki ekonomik ilerleme toplumsal bölünme üretti. Popülist siyasi ve dini güçler, taleplerini toplumun ‘taban’ında yeniden oluşturmayı ve yönlendirmeyi ve bu talepleri kendi çıkarları yönüne çevirmeyi başardılar.”[2]
“Bugün modernleşme yerel koşullar ve ideallerle ilişkili çeşitli modeller üzerinde, ve bireysel yerellikle ile ‘küresel’ arasındaki uzlaşmaların alanında gerçekleştirilmeli. Başka bir deyişle, Türkiye toplumunu mevcut çelişkili durumundan çıkarmak için, bireysel haklara ve hümanist değerlere saygı üzerine kurulu, aşağıdan gelen, gerçekten demokratik bir modernleşme ve modernlik projesi gerekmektedir.”[3]
Cumhuriyete ve Atatürk Devrimlerine saldırmak, Batılı, çağdaş ve demokrat olmakla eş anlamlı oldu; hem de öyle oldu ki, geçmişte ülkenin rotasını çizenlerin varmak istediklerini yok ederek batıya ulaşmak marifet sayılıyor artık. Çünkü ikisi arasında temel bir fark var: Kurucuların uygarlık olarak baktıkları yere, yeni devrimciler(!), istedikleri gibi yaşama özgürlüğünü sağlayacak bir kurtuluş olarak bakıyorlar. Uygar olmak yerine yok olma özgürlüğü. Tutsak bir ülkede inanç özgürlüğü. Bağımlı bir ülkede yaşama özgürlüğü. Özgürlüğü içi boşalmış bir kavram olarak algılayanların, dahası bu dünyada ülkeleriyle ilgili hiç beklentileri olmayanların, özgürlüğü olanaklarıyla algılayamamalarından daha doğal ne olabilir. Irak “özgürleşirken” milyonlarca canını yitirdi. Camileri, minareleri, en kutsal mekanları, müzeleri, geçmişleri yok edildi.
Küreselleşme bir gerçeklik olsa da sanatçılar bu oluşuma rüzgara kapılmış yapraklar gibi katılmaz. Düşünür, tartışır. Tepki verir.
Sanat severlere sanatçılara ve İzmir’in güzel insanlarına huzurlu bir yaz diliyorum.
[1] Yazan yöneten : Sinan Çetin
[2] Hou Hanru, “İmkânsız Değil, Üstelik Gerekli: Küresel Savaş Çağında İyimserlik” 10. İstanbul Bienali Sunum yazısı ya da kavramsal çerçevesi. Bkz: http://www.iksv.org/bienal10/detail.asp?cid=3&ac=kavramsal
[3] agy
Bedri KARAYAĞMURLAR
www.bedrikarayagmurlar.com
İzmir, Türkiye’nin aydınlık yüzü. Gelecek beklentilerinin ilk seslendirildiği, çağdaş ve uygar Türkiye’nin gülen yüzü. Merhaba.
İzmir’de sanat ve sanatçıların sizlerle buluşmasına katkıda bulunmaya çalışacağım. Ama izninizle şunu belirtmek ve vurgulamak isterim; sanatçı sözünden anlaşılması gereken, eğlence dünyasında çalışanlar değil, düşüncesini sanat yapıtlarıyla açıklayan kişilerdir. Sanatçı, gününe, çağına, ülkesine ve insanına karşı duyarlı ve sorumlu olan insandır. Sanatçı, yaratıcı ve özgün çalışmalar yapan, bunları da her türlü çıkar ve beklentiyle değerlendirilemeyecek nitelikte üreten insandır. Bu nedenle sanatçılar günün tanığı, geleceğin habercisidir. Bir anlamda toplumun nabzını elinde tutan, toplumun vicdanı olan kişilerdir. Bu denli önemli olan sanat ve sanatçının İzmir’deki varlığı, ona değer verenlerle, sizlerle daha da güçlenecek.
Bizler sanatçılar olarak, alanımızla ilgili sorumluluklarımızı elimizden geldiğince ve şaşılacak bir özveriyle yerine getirmeye çalışıyoruz. Bu abartı değil. Şimdi herkes bir köşede dinlenmeye çalışıyor ya da geçimin peşinde ama birileri, ne olacağı, ne karşılık alacağı belli olmayan bir çabayla uykusuz ve terleyerek, yazıyor çiziyor seslendiriyor. Kararan havada, şimşekler çakan beynin fırtınalarını, içinde tutamayacak kadar biriktirmiş birinin boyadığı tuval, üç kuruş için boyanmış olabilir mi? Herkes uyurken dizeler düşen, aydınlık geleceği düşleyen şair, nasıl biridir, bir düşünün. Sanatçı düşünen insandır bu nedenler.
İzmir son yıllarda önemli sanatsal etkinliklere ev sahipliği yaptı. Bundan sonra, daha da çoğalacak bu etkinlikler. Bizim için ilginç ve anlaşılmaz olan şey , nitelikli etkinliklere ve özellikle İzmir kaynaklı çabalara destek vermeyen İzmir kurumları, her nedense dışarıdan gelenleri, örneğin, mayıs ayında Atlas Pavyonu’nda açılan bir işporta sergiyi desteklediler. Hiç anlamadığımız bir başka uygulama, Güzel Yalı Kültür Merkezi’ndeki galeride İzmir’de yaşayan sanatçılara yer verilmemesi. Galerinin sergi düzeyini korumak gerekçesiyle yapılan bu uygulama, sanıyorum bir başka kentte yaşanmaz. Üstelik tartışılacak sergileri göz ardı etmemeliyiz. İlgililerin ve sanatçıların bu durumu değerlendirmesinde yarar var.
Sinema anlatım olanakları ve kitlelere ulaşma bakımından sanatlar içinde önemli bir yere sahip. Sentez sanat. Sinemanın bu özelliklerinden yararlanan çok sayıda alan var. Örneğin görsel sanatlarda sinema gibi video art çalışmaları da ilgiyle izleniyor. Picasso’nun değindiği gibi resim (sanat) bir saldırı ve savunma aracıdır. Sanatın kullanımıyla ilgili bir örneği ilgilerinize sunmak istiyorum.
Geçende eski öğrencilerimden biri, çok etkilenmiş olacak ki, Sinan Çetin'in “Mutlu Ol! Bu Bir Emirdir”[1] “2 kasım 1934 Anadolu’da bir köy” diye başlayan kısa filmini gönderdi. Filmin sunumunda kime ait olduğunu bilmediğim bir sav söz var: “İnsanların müziğine, kültürüne, yaşam tarzına yasaklar koyan siyasi otorite, hayatın karşısında daima tuhaf duruma düşmüştür.” Bu müthiş öngörü, nedense bana 12 Mart ve 12 Eylül günlerini anımsattı. Bir de “Beynelmilel’i. Sinan Çetin’e anımsatmak isterim, Dengir Mir Mehmet Fırat’ın sözünü ettiği “travmalar” nerelerde yaşandı dersiniz. Sokak ortasında sürüklenen kadınları, üniversite yurtlarında kampuslarında ve daha nice yerde oruç tutmadı, açık giyindi diye hırpalananların travmalarını ve yaşam tarzlarına zorla el uzatılan insanları ne çabuk unuttunuz. Bu toplumda insanların yaşama düşünme ve inanma biçimlerine hep saygı duyuldu. Ama şimdi Globalizmin ağzıyla Cumhuriyeti ve Atatürk Devrimlerini eleştirenlerin geçmişte yaşattıklarını da anımsayın. Madımak olayının 15. yıldönümü geldi. Sinan Çetin’in hiç mi yüreği sızlamaz. Anlattığı öyküde, sözde 1934 yılında bir köy evinde, (Bana göre hiç çalışmamış o tarihin evleri ve yaşama biçimini.) kadınlı erkekli bir grup türkü söylüyor. Birden içeri askerler giriyor. İçlerinde hiç rütbeli yok. Hepsi er. Okuyamadıkları adlarıyla klasik müziğin ünlülerinin yapıtlarını seslendirmelerini söylüyor gruba. Onlar da Mozart Beethoven’i seslendiriyorlar. Eğlenceli bir karikatürle, Cumhuriyet uygulamalarını araştırmadan eleştirmek, hak olabilir ama insafsızlık değil mi? Atatürk’ün sanata nasıl önem verdiğini, üstelik türkü ve şarkıları nasıl bir duygu yoğunluğuyla dinlediğini her aydın bilir sanıyorum. O dönemde Atatürk’e yaranmak için bazı uygulamaları abartanların yaptıklarını, Cumhuriyetin sırtına yıkmak doğru değil bize göre. Ama bu bir projenin parçası. Sinan Çetin’in söylemleriyle, 10. İstanbul Bienal Küratör’ü Hou Hanru’nun sözleri nasıl da destekliyor birbirlerini.
Şimdi bir tez işleniyor: “Batılı olmayan ilk modern cumhuriyetlerden ve gelişen dünyanın kilit oyuncularından biri olarak Türkiye’nin tarihi ve son dönem konumu bu yöndeki en radikal, çarpıcı ve etki uyandıran vakalardan birini oluşturuyor. Ancak can alıcı bir sorun, Kemalist proje tarafından savunulan modernleşme modelinin yine de sisteme dahil bazı çözülemez çelişkiler ve ikilemlerle dolu, tepeden inme bir dayatma olması: reformların, devrimci birer araç olarak gerekli olmalarına rağmen yarı-askeri bir şekilde dayatılması demokrasi ilkesine aykırıydı; milliyetçi ideoloji evrensel hümanizmin benimsenmesine aksi yönde işledi ve toplumsal bir elit önderliğindeki ekonomik ilerleme toplumsal bölünme üretti. Popülist siyasi ve dini güçler, taleplerini toplumun ‘taban’ında yeniden oluşturmayı ve yönlendirmeyi ve bu talepleri kendi çıkarları yönüne çevirmeyi başardılar.”[2]
“Bugün modernleşme yerel koşullar ve ideallerle ilişkili çeşitli modeller üzerinde, ve bireysel yerellikle ile ‘küresel’ arasındaki uzlaşmaların alanında gerçekleştirilmeli. Başka bir deyişle, Türkiye toplumunu mevcut çelişkili durumundan çıkarmak için, bireysel haklara ve hümanist değerlere saygı üzerine kurulu, aşağıdan gelen, gerçekten demokratik bir modernleşme ve modernlik projesi gerekmektedir.”[3]
Cumhuriyete ve Atatürk Devrimlerine saldırmak, Batılı, çağdaş ve demokrat olmakla eş anlamlı oldu; hem de öyle oldu ki, geçmişte ülkenin rotasını çizenlerin varmak istediklerini yok ederek batıya ulaşmak marifet sayılıyor artık. Çünkü ikisi arasında temel bir fark var: Kurucuların uygarlık olarak baktıkları yere, yeni devrimciler(!), istedikleri gibi yaşama özgürlüğünü sağlayacak bir kurtuluş olarak bakıyorlar. Uygar olmak yerine yok olma özgürlüğü. Tutsak bir ülkede inanç özgürlüğü. Bağımlı bir ülkede yaşama özgürlüğü. Özgürlüğü içi boşalmış bir kavram olarak algılayanların, dahası bu dünyada ülkeleriyle ilgili hiç beklentileri olmayanların, özgürlüğü olanaklarıyla algılayamamalarından daha doğal ne olabilir. Irak “özgürleşirken” milyonlarca canını yitirdi. Camileri, minareleri, en kutsal mekanları, müzeleri, geçmişleri yok edildi.
Küreselleşme bir gerçeklik olsa da sanatçılar bu oluşuma rüzgara kapılmış yapraklar gibi katılmaz. Düşünür, tartışır. Tepki verir.
Sanat severlere sanatçılara ve İzmir’in güzel insanlarına huzurlu bir yaz diliyorum.
[1] Yazan yöneten : Sinan Çetin
[2] Hou Hanru, “İmkânsız Değil, Üstelik Gerekli: Küresel Savaş Çağında İyimserlik” 10. İstanbul Bienali Sunum yazısı ya da kavramsal çerçevesi. Bkz: http://www.iksv.org/bienal10/detail.asp?cid=3&ac=kavramsal
[3] agy
7 Haziran 2008 Cumartesi
Midilli'den Kapadokya'ya
Değinmeler Haziran 2008
Bedri KARAYAĞMURLAR
www.bedrikarayagmurlar.com
karayagmurlar@gmail.com
1- Yaz geldi yine. Eğlenmekten yorulanların eğlenerek dinlenmeleri için bir yaz daha geldi. Zaman geçiyor. Acaba kaç yaz daha göreceğiz. Bilmemek ne güzel. Kaç kış geçecek, ne baharlar göreceğiz kim bilir. Bu güzelim dünyada her günün her mevsimin tadını çıkara çıkara yaşamak ne zor. İnsanın insana ettiğini anlamak kolay değil. Bir düşünün biri doğayı, öbürü insanı, bir başkası evreni anlamaya çalışıyor. İnsan daha insan olsun, tam insan olsun diye özveride bulunuyor. Bir canlının soyu kurumasın diye akla karayı seçiyor. Nesnenin anlaşılmamış yanlarını bulmak için günlerini harcıyor laboratuarda. Bir başkası kendisini tersyüz ediyor uykusuz; insan insanı daha iyi anlasın diye. “Her ağacın kurdu kendi özünden olur.” Ve koca insan gövdemizi kemirir kendi kurtlarımız. Biri bütün topraklara beton kusar. Bir başkası kurşun döker insanlığımıza. Ne de güzeldir gerekçeleri: Demokrasi ve özgürlük. Olanakları yok edilmiş içi boş özgürlükler ya da seçime güdümlü bir demokrasi.
2- Ayvalık Kültür Sanat Derneği’ nin (AYKÜSAT) düzenleyicilerden olduğu Midilli Ayvalık günlerinin konuğu olarak, sevgili İlknur Kocabıyık ve sevgili Reyhan Abacıoğlu ile birlikte Midilli de bir kaç gün geçirdim. Gidişten dönüşe kadar ayrıntılarıyla anlatıldığında bu coğrafyanın özelliklerini çarpıcı biçimde yaşadığımı söyleyebilirim. Bu yolculuğa ayrılmış bir başka yazıda anlatacaklarımdan kısaca söz etmeliyim. Ayvalık ‘ta yola çıkıştaki karmaşa tam bize göreydi doğrusu. Midilli gümrüğünde Kuzey Kıbrıs’a gittim diye bekletilmem ve pasaportuma mühür vurulmaması, Yunanlıların Kıbrıs politikalarının yansımasıydı. Neyse adadaki kültür müdürlüğü yetkilisi geldi de kurtuldum. Sonrası tam bir bayramdı. İkiz kardeşimi görmüş gibi oldum oradaki insanlarda. Özellikle Yorgo’nun yakınlığı, yardımları evini açması unutulmaz . Panayotis’in uzoevinde yediğimiz yemekler ve sohbet harikaydı. Bir de Midilli’de doğmuş Paris’te yaşamış bir aydın, bir naif ressam Stratis Eleftheriadis’in yıllarca biriktirdiklerini görmek susamış bir dudağa değmiş kaynak suyu gibi geldi.. Aldığım notlar çok uzun. Sofia Taeggou ’nun (Umarım doğru yazmışımdır), Glorian’ın, Dina’nın yakınlıklarını unutmayacağım. Vali Pavlos VOGIATZIS’in inceliğini de anmalıyım. Bir de Alkviadis’in Sirtakisini. Alkiviadis bir fotoğrafçı aynı zamanda. Yorgo ‘da annemin memleketlisi. Mübadele her şeyi karmakarışık yapmış. Hala kanıyor insanların yürekleri. Evini görmeye giden bir Türk’ün komşusuyla kucaklaşıp ağlaması unutulur mu? Bir de Yunanistan’a göçmüş Ortodoks Karamanlılar. Tarihçiler iyice araştırmalı bu konuyu.
3- Türkiye’de gündem hızla değişiyor. Bunları da yazmalıyım diye düşünmeye başladığınızda yazmamışsanız, çabucak eskiyor, yeni bir konu öne çıkıyor. Bazen her şeyin dışında kalarak dünyaya bakmak daha mı keyifli acaba. Değiştirme olanaklarımızı yitiriyoruz. Yaşam bizim dışımızda kendince biçimleniyor. İnsan canlı bir varlık olarak bu yapıda özel bir öneme sahip kuşkusuz. Ama evrendeki yeri nedir? Bir düşünün, yerküremiz, bize büyük gibi gözüken yerküremiz, evrenin sonsuzluğu içinde, bir çöldeki kum tanesinden daha mı büyük acaba. Ya zavallı insan. Yetkinleşerek kendi trajedisini yaratan insan; ille de ben demek için nasıl da çıldırıyor. Koskoca filin geleceği yok. Filler adına sonsuz dünyalar kurmaya çalışmak ne aptalca. Fil akıllı, duygulu bir hayvan. Kendi sonsuzunu kendisi yaratmalı. Bunu başaramıyorsa, bir organizma olarak yok olmak zorunda. Oysa insan yok olmaya dayanamıyor ve kendisini öyle önemsiyor ki, sonsuzun içinde sonsuz bir yaşam tasarlıyor. Bu beklentisiyle de kurallar uyduruyor. Kimini suçlu, günahkar ilan ediyor ; kimini de göklere çıkarıyor. Ve buna öyle inanıyor ki, başkalarının inançlarını gücü oranında yok edip bitiriyor. Nasıl insandır kendisi gibi olmayana saldıran? Nasıl bir boşluktur bu. Diğerine hiç kafa yormadan yok etme, korkutma isteğinin ilkelliğini tartışmak gerekir mi? Bizim açmazlarımızdan biri bu galiba. Her konuda kolayca genelleyivermek.
4- Ele geçirdikleri olanaklarla sanatçı olduklarını düşünen, bunu da satma, popüler olma vb sanat dışı ölçütlerle kanıtlamaya çalışanlar sanatçı mı gerçekten? Onlar birer tüccar, birer iş adamı belki ama sanatçılıkları kuşkulu. Sözlerini iyi inceleyin. Örneğin kendileri bir yerlerden aldıklarını sunarken sanatçı olurlar da başkalarını karalarlar. Burada apaçık ele geçirilen pastanın paylaşılmaması için diğer sanatçıları dışlama, yok sayma tavrıdır gözlenen. Sanatçılığın tanımı kolay değil ama yine de elimizde bu konuda yapılmış çok sayıda değerlendirme var. Ve galiba böyle bakınca, gürültü yapanların, sanatçılıklarını iyice düşünün belki altından sıradan bir şey çıkar. İşte bu nedenle bir süre öncesine dek özençli insanlara çok yüksek paralarla satılan işlerin şimdi aynı değeri korumaması; daha da kötüsü satış olanaklarının azalması onları tedirgin ediyor. Şimdi başkaları gelecek. Şimdi onlar önde olacak . Gelenler nitelikli olacak, geçmişin olumsuzluklarını çöpe gönderip, sanatın bir başka şey olduğunu anlatacaklar.
5- İki gün Niğde bağlarında kaldıktan sonra Kapadokya’ya geldim. Burada değişik kentlerden, ülkelerden gelmiş sanatçılar birlikte üretmeye çalışıyorlar. Ben de üç Kapadokya görüntüsü çalıştım. Sanki benim resimlerim için biçimlendirilmiş kayalar. Bir sergi hazırlamayı düşündüm, Kapadokya yorumlarıyla.
6- Geçende, yaşamımda bundan sonra da önemli yer tutacak ilginç bir deneyim yaşadım. Görsel sanatlar, sanatla yakından uzaktan ilgisi ve bu konuda çabası olmayan bir çok insanın kolayca kendilerine yer açmaya çalıştıkları bir alan görünümünde. Örneğin Edebiyatla ilgili etkinlik yapsanız kimler gelir, kimleri çağırırsınız? Bu etkinlikte herkes bir köşede bir şeyler mi yazar. Ya da yazması beklenir mi?. Üretme konusundaki zorlama akıl alacak bir şey değil. Hele nicel anlamda. İki şiir bırakacaksınız. Neden? Şiir öykü istenmez ama görsel sanat ürünleri paradır, bu tür etkinliklerin masraflarını fazlasıyla karşılar. Bir de yapılanın fizik olarak gözükmesi çok kolaydır. Bir kapanış sergisiyle herkese ne denli önemli işler yaptığınızı gösterirsiniz.
7- Daha yakıcı olan bir durum oluştu görsel sanatlarda. Sanatla ilgisiz kişilerin gözünde sanatçı ve sanat yapıtı eğlencelik malzemeler galiba. Bu nedenle onların fantezilerini gerçekleştirmeleri için bir olanak sanat etkinliği. İçeriğinin ne olduğunun ne önemi var. Sanatçı onlara göre, dünyaya anlamsız bir romantizmle bakan sıradan aptaldır. Sanata destek adı altında ilkel dürtülerini doyurmanın olanaklarını yaratmaya çalışırlar. Sanatçı kim ki, dur deyince durur; çalış deyince çalışır. Anlamadıkları tepkiler görünce de boylarını aşan laflarla sizi arkanızdan karalamaya çalışırlar. Çünkü konuşacak birikimleri yoktur.
Yazık gencecik, özü güçlü insanlara kötü başlangıçlar sunuyorlar.
Onlara bir önerim var, zaman ayırmaları ve anlamaları mümkünse okusunlar. Kafa yorsunlar ve Picasso’nun şu sözünü yaşadıkları, etkinlik yaptıkları mekanların en gözüken yerine assınlar:
“Resim, düşmana karşı bir saldırı ve savunma aracıdır. Siz bir sanatçıyı ne sanıyorsunuz? Ressamsa yalnız gözleri, Müzisyense yalnız kulakları olan bir aptal mı? Sanatçı aynı zamanda, sürekli olarak canlı kalan ve olayların tümüne bu şekilde tepki gösteren bir kişidir.”
PİCASSO
3 Haziran - 6 Haziran 2008
Uçhisar Nevşehir - Şirinyer İzmir
Bedri KARAYAĞMURLAR
www.bedrikarayagmurlar.com
karayagmurlar@gmail.com
1- Yaz geldi yine. Eğlenmekten yorulanların eğlenerek dinlenmeleri için bir yaz daha geldi. Zaman geçiyor. Acaba kaç yaz daha göreceğiz. Bilmemek ne güzel. Kaç kış geçecek, ne baharlar göreceğiz kim bilir. Bu güzelim dünyada her günün her mevsimin tadını çıkara çıkara yaşamak ne zor. İnsanın insana ettiğini anlamak kolay değil. Bir düşünün biri doğayı, öbürü insanı, bir başkası evreni anlamaya çalışıyor. İnsan daha insan olsun, tam insan olsun diye özveride bulunuyor. Bir canlının soyu kurumasın diye akla karayı seçiyor. Nesnenin anlaşılmamış yanlarını bulmak için günlerini harcıyor laboratuarda. Bir başkası kendisini tersyüz ediyor uykusuz; insan insanı daha iyi anlasın diye. “Her ağacın kurdu kendi özünden olur.” Ve koca insan gövdemizi kemirir kendi kurtlarımız. Biri bütün topraklara beton kusar. Bir başkası kurşun döker insanlığımıza. Ne de güzeldir gerekçeleri: Demokrasi ve özgürlük. Olanakları yok edilmiş içi boş özgürlükler ya da seçime güdümlü bir demokrasi.
2- Ayvalık Kültür Sanat Derneği’ nin (AYKÜSAT) düzenleyicilerden olduğu Midilli Ayvalık günlerinin konuğu olarak, sevgili İlknur Kocabıyık ve sevgili Reyhan Abacıoğlu ile birlikte Midilli de bir kaç gün geçirdim. Gidişten dönüşe kadar ayrıntılarıyla anlatıldığında bu coğrafyanın özelliklerini çarpıcı biçimde yaşadığımı söyleyebilirim. Bu yolculuğa ayrılmış bir başka yazıda anlatacaklarımdan kısaca söz etmeliyim. Ayvalık ‘ta yola çıkıştaki karmaşa tam bize göreydi doğrusu. Midilli gümrüğünde Kuzey Kıbrıs’a gittim diye bekletilmem ve pasaportuma mühür vurulmaması, Yunanlıların Kıbrıs politikalarının yansımasıydı. Neyse adadaki kültür müdürlüğü yetkilisi geldi de kurtuldum. Sonrası tam bir bayramdı. İkiz kardeşimi görmüş gibi oldum oradaki insanlarda. Özellikle Yorgo’nun yakınlığı, yardımları evini açması unutulmaz . Panayotis’in uzoevinde yediğimiz yemekler ve sohbet harikaydı. Bir de Midilli’de doğmuş Paris’te yaşamış bir aydın, bir naif ressam Stratis Eleftheriadis’in yıllarca biriktirdiklerini görmek susamış bir dudağa değmiş kaynak suyu gibi geldi.. Aldığım notlar çok uzun. Sofia Taeggou ’nun (Umarım doğru yazmışımdır), Glorian’ın, Dina’nın yakınlıklarını unutmayacağım. Vali Pavlos VOGIATZIS’in inceliğini de anmalıyım. Bir de Alkviadis’in Sirtakisini. Alkiviadis bir fotoğrafçı aynı zamanda. Yorgo ‘da annemin memleketlisi. Mübadele her şeyi karmakarışık yapmış. Hala kanıyor insanların yürekleri. Evini görmeye giden bir Türk’ün komşusuyla kucaklaşıp ağlaması unutulur mu? Bir de Yunanistan’a göçmüş Ortodoks Karamanlılar. Tarihçiler iyice araştırmalı bu konuyu.
3- Türkiye’de gündem hızla değişiyor. Bunları da yazmalıyım diye düşünmeye başladığınızda yazmamışsanız, çabucak eskiyor, yeni bir konu öne çıkıyor. Bazen her şeyin dışında kalarak dünyaya bakmak daha mı keyifli acaba. Değiştirme olanaklarımızı yitiriyoruz. Yaşam bizim dışımızda kendince biçimleniyor. İnsan canlı bir varlık olarak bu yapıda özel bir öneme sahip kuşkusuz. Ama evrendeki yeri nedir? Bir düşünün, yerküremiz, bize büyük gibi gözüken yerküremiz, evrenin sonsuzluğu içinde, bir çöldeki kum tanesinden daha mı büyük acaba. Ya zavallı insan. Yetkinleşerek kendi trajedisini yaratan insan; ille de ben demek için nasıl da çıldırıyor. Koskoca filin geleceği yok. Filler adına sonsuz dünyalar kurmaya çalışmak ne aptalca. Fil akıllı, duygulu bir hayvan. Kendi sonsuzunu kendisi yaratmalı. Bunu başaramıyorsa, bir organizma olarak yok olmak zorunda. Oysa insan yok olmaya dayanamıyor ve kendisini öyle önemsiyor ki, sonsuzun içinde sonsuz bir yaşam tasarlıyor. Bu beklentisiyle de kurallar uyduruyor. Kimini suçlu, günahkar ilan ediyor ; kimini de göklere çıkarıyor. Ve buna öyle inanıyor ki, başkalarının inançlarını gücü oranında yok edip bitiriyor. Nasıl insandır kendisi gibi olmayana saldıran? Nasıl bir boşluktur bu. Diğerine hiç kafa yormadan yok etme, korkutma isteğinin ilkelliğini tartışmak gerekir mi? Bizim açmazlarımızdan biri bu galiba. Her konuda kolayca genelleyivermek.
4- Ele geçirdikleri olanaklarla sanatçı olduklarını düşünen, bunu da satma, popüler olma vb sanat dışı ölçütlerle kanıtlamaya çalışanlar sanatçı mı gerçekten? Onlar birer tüccar, birer iş adamı belki ama sanatçılıkları kuşkulu. Sözlerini iyi inceleyin. Örneğin kendileri bir yerlerden aldıklarını sunarken sanatçı olurlar da başkalarını karalarlar. Burada apaçık ele geçirilen pastanın paylaşılmaması için diğer sanatçıları dışlama, yok sayma tavrıdır gözlenen. Sanatçılığın tanımı kolay değil ama yine de elimizde bu konuda yapılmış çok sayıda değerlendirme var. Ve galiba böyle bakınca, gürültü yapanların, sanatçılıklarını iyice düşünün belki altından sıradan bir şey çıkar. İşte bu nedenle bir süre öncesine dek özençli insanlara çok yüksek paralarla satılan işlerin şimdi aynı değeri korumaması; daha da kötüsü satış olanaklarının azalması onları tedirgin ediyor. Şimdi başkaları gelecek. Şimdi onlar önde olacak . Gelenler nitelikli olacak, geçmişin olumsuzluklarını çöpe gönderip, sanatın bir başka şey olduğunu anlatacaklar.
5- İki gün Niğde bağlarında kaldıktan sonra Kapadokya’ya geldim. Burada değişik kentlerden, ülkelerden gelmiş sanatçılar birlikte üretmeye çalışıyorlar. Ben de üç Kapadokya görüntüsü çalıştım. Sanki benim resimlerim için biçimlendirilmiş kayalar. Bir sergi hazırlamayı düşündüm, Kapadokya yorumlarıyla.
6- Geçende, yaşamımda bundan sonra da önemli yer tutacak ilginç bir deneyim yaşadım. Görsel sanatlar, sanatla yakından uzaktan ilgisi ve bu konuda çabası olmayan bir çok insanın kolayca kendilerine yer açmaya çalıştıkları bir alan görünümünde. Örneğin Edebiyatla ilgili etkinlik yapsanız kimler gelir, kimleri çağırırsınız? Bu etkinlikte herkes bir köşede bir şeyler mi yazar. Ya da yazması beklenir mi?. Üretme konusundaki zorlama akıl alacak bir şey değil. Hele nicel anlamda. İki şiir bırakacaksınız. Neden? Şiir öykü istenmez ama görsel sanat ürünleri paradır, bu tür etkinliklerin masraflarını fazlasıyla karşılar. Bir de yapılanın fizik olarak gözükmesi çok kolaydır. Bir kapanış sergisiyle herkese ne denli önemli işler yaptığınızı gösterirsiniz.
7- Daha yakıcı olan bir durum oluştu görsel sanatlarda. Sanatla ilgisiz kişilerin gözünde sanatçı ve sanat yapıtı eğlencelik malzemeler galiba. Bu nedenle onların fantezilerini gerçekleştirmeleri için bir olanak sanat etkinliği. İçeriğinin ne olduğunun ne önemi var. Sanatçı onlara göre, dünyaya anlamsız bir romantizmle bakan sıradan aptaldır. Sanata destek adı altında ilkel dürtülerini doyurmanın olanaklarını yaratmaya çalışırlar. Sanatçı kim ki, dur deyince durur; çalış deyince çalışır. Anlamadıkları tepkiler görünce de boylarını aşan laflarla sizi arkanızdan karalamaya çalışırlar. Çünkü konuşacak birikimleri yoktur.
Yazık gencecik, özü güçlü insanlara kötü başlangıçlar sunuyorlar.
Onlara bir önerim var, zaman ayırmaları ve anlamaları mümkünse okusunlar. Kafa yorsunlar ve Picasso’nun şu sözünü yaşadıkları, etkinlik yaptıkları mekanların en gözüken yerine assınlar:
“Resim, düşmana karşı bir saldırı ve savunma aracıdır. Siz bir sanatçıyı ne sanıyorsunuz? Ressamsa yalnız gözleri, Müzisyense yalnız kulakları olan bir aptal mı? Sanatçı aynı zamanda, sürekli olarak canlı kalan ve olayların tümüne bu şekilde tepki gösteren bir kişidir.”
PİCASSO
3 Haziran - 6 Haziran 2008
Uçhisar Nevşehir - Şirinyer İzmir
8 Mayıs 2008 Perşembe
Değinmeler Mayıs 2008
Değinmeler Mayıs 2008
Bedri Karayağmurlar
1- Evden Yetişen Dananın Değeri Bilinmez
Anadolu’ da bir söz vardır bilirsiniz:” Evden yetişen dananın kadri bilinmez.” Yabancı hep iyidir. Yabancı nasıl iyi olmasın; öncelikle yabancı olmanın doğası gereği, bilmediği bir yerde, gelir gelmez içini gösteremez ya. İyi gözükmeye çalışır. Ne yapsın başka? Oysa tanıdık bildik, ne etse, nasıl uğraşsa, bilirsiniz ne olduğunu. Halk başka sözlerle de açıklar durumu. “Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür.” Elinki bir başkadır hep. Bilmem kimlerin evi bir başkadır. Öbürünün yazlığı daha güzeldir. İnsandan nesneye, yaban olan, yabanının olan bir başkadır nedense. Bu hay huy içinde, yanınızdakini anlamadan ötekine yan gözle hasetlenerek geçer güzelim günler. En iyisi sizinkidir aslında da, nasılsa eldedir güvendedir, bu nedenle anlamazsınız değerini. Bu değerlendirme biçimi ne Batılı ne Doğulu ne kentli ne köylü olmamaktan mı kaynaklanır acaba? Yoksa insanın doğasından mı? Kaynağı her neyse bu davranışın, içinde çekememezlik, hasetlenme kıskançlık gibi duyguları barındırdığı apaçık ortada. Bir de bilisizlik.
2- El Prado Hikayesi
Fuar Atlas Pavyonu’nda açılan ilginç bir sergi 11- 20 Nisan arasında oldu bitti. Kim duydu bilmiyoruz. Elimde bu serginin katalogu var, Kocaman EGEART 2008 yazıyor başlıkta. Altında küçük yazılarla “Uluslararası İzmir Sanat Günleri” ve “By El Prado Art Studio Collections” “16. Uluslararası Etkinlik” yazıları okunuyor. Ve en ilginci, bu etkinliğe ev sahipliği yapan kurumun İzmir Büyük Şehir Belediyesi olduğunu öğreniyoruz, en alttaki alev renkli yazılardan. Egeart, Ege Üniversitesi’nin düzenlediği uluslararası sanat etkinliğinin onaylı başlığıdır bilindiği gibi. Üstelik ikincisi geçeli daha beş ay bile olmadan nasıl oluyor da yeniden (ve herkesten habersiz) düzenleniyor anlayamadık.
Katologta Sayın Aziz Koçaoğlu’nun bir sunuş yazısı var. Sanat ve sanatçı konusundaki ilginç düşüncelerini öğrenmekten mutlu olduğumu belirtmeliyim.
“Tüm insanlığın ortak dili olan sanat, İzmir içinde büyük önem taşımaktadır. İzmir, tarihi ve sanatsal güzellikleri ile sadece Türkiye'nin değil, Dünya'nın en önemli merkezlerinden biri durumundadır. İzmir Büyükşehir Belediyesi olarak , sanatın insana kazandırdığı bakış açısının, toplumların gelişiminde büyük rol oynadığını düşünüyoruz ve bu nedenle sanata ve sanatçıya çok değer veriyoruz. Bugünlere kadar binlerce sanatçıya ev sahipliği yapan İzmir Büyükşehir Belediyesi, kendi bakış açısıyla dünyayı ve gizemli ruhlarını yansıtan tüm sanatçıları ağırlamaya devam edecektir. Bizlere yepyeni gizli kalmış dünyalarını tanıtan Rusya , Bulgaristan ,Kırgızistan, Azerbaycan, ve Türkiye modern sanat akademisi ressamlarını ağırlamaktan büyük onur duyduğumu belirtir, katılımda bulunan ülkelerin sanat kurumlarına ve Elprado Art Studio'suna katkılarından dolayı şükranlarımı sunarım.” ( Aziz Kocaoğlu İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı)
Katalogun arkasında “Modern Rus Resim Sanatı” başlıklı , Mr Sergei Buglac imzalı bir küçük tanıtım yazısı da var. Yukarıdaki sunuş yazısında açıklananlar; serginin panayır havasındaki düzeni, sanat yapıtı olanla hediyelik eşya olanın karışımından kaynaklanan düzey sorunu, seçilen sanatçıların ülkelerini temsildeki sıkıntı göz önüne alındığında, bu serginin, ucuz toplanmış çalışmaları Prado adıyla pazarlama girişimi olmaktan öteye gidemediği açıkça görülüyor. Bütün bunlara bir sözümüz yok. İş bilenin kılıç kuşananın. İsteyen istediğini seçer, istediğini satar bize ne. Ticarete karışmak ne haddimize. Ama konu sanat ve özellikle resim olduğunda izninizle düşüncelerimizi açıklamak görevimiz. Çok şey söylemek gerekse de, yazdıklarımızla yetinip, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kentte yapılan plastik sanatlarla ilgili etkinliklere ve sanatçılara göstermediği ilgiyi bu garip girişime vermesindeki nedeni anlamadığımı söylemeliyim.
Neyse, vardır bir bildikleri.
3- Kitap Fuarı
13.İzmir Kitap Fuarı Açıldı. İzmir sanat etkinlikleriyle daha bir soluklanıyor. İzmir dergilerini, galerilerini yaşatamıyor. Sonra bilmem kim gelip garip sergiler düzenliyor, hem de kentin olanaklarını kullanarak. El iyidir. Kitapta dergide durum daha farklı mı bilmem ama, kitap fuarı çok hareketliydi. Üçer beşerli sıralarla giriyordu insanlar içeriye. Okuyanla okumayan bir olur mu hiç. Okumaktan kastım, roman öykü, şiir, yani kitap. Okumayı yanlış anlayıp, tek satır okuma gereksinimi olmayanlarla, okumadan bilenlere ne demeli bilmem.
Abdükadir Günyaz rh + Sanarart dergisinde, İzmir’in bir türlü plastik sanatlarda hakkettiği yere gelemediğine değiniyor. Bu yer neresidir bilmem ama bildiğim bir şey var, İzmir kendisinde olana değer vermedikçe bu olmayacak. Sorun İzmir değil gerçekte. Sorun düşünme biçiminde. Zihniyette. Sorun okumayı yanlış anlayanlarda, sorun okumayanlarda, sorun okumadan, oturduğu koltukla bildiklerini sananlarda.
Kitap fuarları, şiir öykü günleri, İzmir’e çok yakışıyor. Ne olduğu belli olmayan işporta sergiler İzmir’ e yakışmıyor.
4- Tire Kaplan ‘ın Yeri
Tire’ye gittik, geçen hafta. Tire bir kısmı korunan tarihi dokusuyla güzel bir Ege kasabası. Tepede Kaplan’ın Yeri’ne çıktık. Ege kültürünün otlarla varsıl mutfağından değişik lezzetler taddık. Tire İstasyonundaki eski bir yapıyı galeriye dönüştürmüşler. Umarım nitelikli sergiler açılır.
5- Kula ve Misailidis
Evangelinos Misailidis, “Temaşa-i Dünya ve Cefakar-u Cefakeş”* adları size ne çağrıştırıyor bilmiyorum. Buraya Kırıkkale Üniversitesi’nde 9-10 aralık 2004 tarihlerinde yapılan “Bir metafor olarak ‘yol/yolculuk” konusunun tartışıldığı I. Ulusal sosyal bilimler sempozyumu’nda sunduğum, “Bir Metafor Olarak Yolculuk” başlıklı bildirimden bir parça alacağım.
Evangelinos Misailidis’in Yunan harfleriyle ama Karaman Türkçesi ile yazdığı ilk baskısı 1872 de yapılmış, “Seyreyle Dünyayı (Temaşa-i Dünya ve Cefakar-u Cefakeş)” adlı ilk Türkçe romana değinmek yararlı olacak. 19. Yüzyıl Anadolu’su ve özellikle İç Anadolu insan özellikleri mübadelenin ve göç olayının trajikliğini belirginleştirir kanısındayım. Bu kitabın yeni harflerle basıma hazırlanmasında çalışan Dr. Robert Anhegger’in “Giriş” yazından bir alıntı yapmak istiyorum: “İstanbul’da 1896’da Türkçe harflerle basılan bir kitapta şunları okuyoruz; Gerçek Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz./ Ne Türkçe okur yazar ne de Rumca söyleriz. / Öyle bir mahlut-u hatt-ı tarikatımız vardır. / Hurufumuz Yunanca, Türkçe meram eyleriz.” Türkçe’den başka dil bilmeyen bu Rumlar kim? Neden Türkçe konuşurlardı?
Kula eski evleriyle bir tarih hazinesi. Evlerindeki süslemeler, resimler mutlaka görülmeli ve korunmalı. Gökçeören Köyü’ndeki Eski Cami’nin resimleri de görülmeli. Kötü bir restorasyonla zarar görseler de görülmeye değer. Bu gezide beni en çok etkileyen, bir süre Kula’da da yaşadığını bildiğimiz Misailidis’in ayak izleriyle karşılaşmak oldu. Bir evin merdivenlerinde kullanılmış, Yunan harfleriyle Türkçe yazılmış mermer mezar taşındaki yazılar Misalidis’in halkının buradaki kanıtları. Aynı taşlardan Kula Parkında da var. Bunlar mutlaka özenle korunmalı. Dil bir kültürün en önemli oluşturucusu ve taşıyıcısıdır. Türkçeden başka dil bilmeyen bu insanların kültürü daha çok araştırılmalı. Anadolu’nun bir çok yerinde olduğu gibi Kula’da hazine avcılarının ve yeni Vandalların saldırısına uğramış. Kiliselerin dört duvarı kalmış. Evler zor ayakta duruyor. Bazı koruma çalışmalarına tanık olmak da güzel. Yeni bir Safranbolu yaratılabilir Kula’da. Tarih hepimizin tarihi, bu kültür yağmalanarak gelişmez.
Onarılmış bir Türkiye düşüyle.
6- Kule B
İzmir’de yeni bir sanat grubu oluştu. Grupların varlık gerekçeleri olduğu sürece yeni oluşumlar gerçekleşecek. Artık manifestolarla yeni oluşumlar başlatmak zor olsada, sanat yapma gerekçemizin düşünsel dayanaklarını yaratma zorunluluğumuz sürecek. Kavramsal sanat içinde değişik anlatım olanaklarını projelerle gerçekleştirmeye çalışan gruplar ya da bir kavram çerçevesinde yan yana gelen sanatçılar düşünüldüğünde, ortak etkinlik gerçekleştirmek isteğinden kaynaklanan, açıklanmasa da bir bakışın dile gelişi olarak sanat grupları hep olacak. Ortak müzik yapmak, bir sahneyi bir derginin sayfalarını paylaşmak gibi.
Buca merkezli yeni oluşum, usta çırak ya da öğretmen öğrenci birlikteliğinin geleneksel söylemine gönderme yapıyor. Topluluk oluşum gerekçelerini açılamasalar da, amacın bir tür dayanışma olduğu izlenimi veriyor. Bu dayanışmada düşünsel önderliği Turan Enginoğlu ve Mete Sezgin üstlenmiş görünüyor. Grubun çoğu Yüksek Lisansını bitirmiş bazıları Sanatta Yeterlik ve Doktora aşamasında, Duygu (Tayyuk Oruçoğlu, Tülin Oktav Doğruer, Serpil Yayman Ataseven, Jülide Ayöz Kırbıyık, Tamer Ersoy, Ahmet Akgün) genç sanatçılar. İçlerinde Zeynep Uygan en genci ve yüksek lisansta öğrenci.
Gelecekte neler yapacağını izlememiz gereken ilginç bir oluşum olduğunu düşünüyorum.
*
1. Evagelinos Misailidis, Seyreyle Dünyayı, Haz: Robert Anhegger- Vedat Günyol, Cem Yayınları, İstanbul 1986
29 Nisan 2008 Şirinyer
Bedri Karayağmurlar
1- Evden Yetişen Dananın Değeri Bilinmez
Anadolu’ da bir söz vardır bilirsiniz:” Evden yetişen dananın kadri bilinmez.” Yabancı hep iyidir. Yabancı nasıl iyi olmasın; öncelikle yabancı olmanın doğası gereği, bilmediği bir yerde, gelir gelmez içini gösteremez ya. İyi gözükmeye çalışır. Ne yapsın başka? Oysa tanıdık bildik, ne etse, nasıl uğraşsa, bilirsiniz ne olduğunu. Halk başka sözlerle de açıklar durumu. “Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür.” Elinki bir başkadır hep. Bilmem kimlerin evi bir başkadır. Öbürünün yazlığı daha güzeldir. İnsandan nesneye, yaban olan, yabanının olan bir başkadır nedense. Bu hay huy içinde, yanınızdakini anlamadan ötekine yan gözle hasetlenerek geçer güzelim günler. En iyisi sizinkidir aslında da, nasılsa eldedir güvendedir, bu nedenle anlamazsınız değerini. Bu değerlendirme biçimi ne Batılı ne Doğulu ne kentli ne köylü olmamaktan mı kaynaklanır acaba? Yoksa insanın doğasından mı? Kaynağı her neyse bu davranışın, içinde çekememezlik, hasetlenme kıskançlık gibi duyguları barındırdığı apaçık ortada. Bir de bilisizlik.
2- El Prado Hikayesi
Fuar Atlas Pavyonu’nda açılan ilginç bir sergi 11- 20 Nisan arasında oldu bitti. Kim duydu bilmiyoruz. Elimde bu serginin katalogu var, Kocaman EGEART 2008 yazıyor başlıkta. Altında küçük yazılarla “Uluslararası İzmir Sanat Günleri” ve “By El Prado Art Studio Collections” “16. Uluslararası Etkinlik” yazıları okunuyor. Ve en ilginci, bu etkinliğe ev sahipliği yapan kurumun İzmir Büyük Şehir Belediyesi olduğunu öğreniyoruz, en alttaki alev renkli yazılardan. Egeart, Ege Üniversitesi’nin düzenlediği uluslararası sanat etkinliğinin onaylı başlığıdır bilindiği gibi. Üstelik ikincisi geçeli daha beş ay bile olmadan nasıl oluyor da yeniden (ve herkesten habersiz) düzenleniyor anlayamadık.
Katologta Sayın Aziz Koçaoğlu’nun bir sunuş yazısı var. Sanat ve sanatçı konusundaki ilginç düşüncelerini öğrenmekten mutlu olduğumu belirtmeliyim.
“Tüm insanlığın ortak dili olan sanat, İzmir içinde büyük önem taşımaktadır. İzmir, tarihi ve sanatsal güzellikleri ile sadece Türkiye'nin değil, Dünya'nın en önemli merkezlerinden biri durumundadır. İzmir Büyükşehir Belediyesi olarak , sanatın insana kazandırdığı bakış açısının, toplumların gelişiminde büyük rol oynadığını düşünüyoruz ve bu nedenle sanata ve sanatçıya çok değer veriyoruz. Bugünlere kadar binlerce sanatçıya ev sahipliği yapan İzmir Büyükşehir Belediyesi, kendi bakış açısıyla dünyayı ve gizemli ruhlarını yansıtan tüm sanatçıları ağırlamaya devam edecektir. Bizlere yepyeni gizli kalmış dünyalarını tanıtan Rusya , Bulgaristan ,Kırgızistan, Azerbaycan, ve Türkiye modern sanat akademisi ressamlarını ağırlamaktan büyük onur duyduğumu belirtir, katılımda bulunan ülkelerin sanat kurumlarına ve Elprado Art Studio'suna katkılarından dolayı şükranlarımı sunarım.” ( Aziz Kocaoğlu İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı)
Katalogun arkasında “Modern Rus Resim Sanatı” başlıklı , Mr Sergei Buglac imzalı bir küçük tanıtım yazısı da var. Yukarıdaki sunuş yazısında açıklananlar; serginin panayır havasındaki düzeni, sanat yapıtı olanla hediyelik eşya olanın karışımından kaynaklanan düzey sorunu, seçilen sanatçıların ülkelerini temsildeki sıkıntı göz önüne alındığında, bu serginin, ucuz toplanmış çalışmaları Prado adıyla pazarlama girişimi olmaktan öteye gidemediği açıkça görülüyor. Bütün bunlara bir sözümüz yok. İş bilenin kılıç kuşananın. İsteyen istediğini seçer, istediğini satar bize ne. Ticarete karışmak ne haddimize. Ama konu sanat ve özellikle resim olduğunda izninizle düşüncelerimizi açıklamak görevimiz. Çok şey söylemek gerekse de, yazdıklarımızla yetinip, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kentte yapılan plastik sanatlarla ilgili etkinliklere ve sanatçılara göstermediği ilgiyi bu garip girişime vermesindeki nedeni anlamadığımı söylemeliyim.
Neyse, vardır bir bildikleri.
3- Kitap Fuarı
13.İzmir Kitap Fuarı Açıldı. İzmir sanat etkinlikleriyle daha bir soluklanıyor. İzmir dergilerini, galerilerini yaşatamıyor. Sonra bilmem kim gelip garip sergiler düzenliyor, hem de kentin olanaklarını kullanarak. El iyidir. Kitapta dergide durum daha farklı mı bilmem ama, kitap fuarı çok hareketliydi. Üçer beşerli sıralarla giriyordu insanlar içeriye. Okuyanla okumayan bir olur mu hiç. Okumaktan kastım, roman öykü, şiir, yani kitap. Okumayı yanlış anlayıp, tek satır okuma gereksinimi olmayanlarla, okumadan bilenlere ne demeli bilmem.
Abdükadir Günyaz rh + Sanarart dergisinde, İzmir’in bir türlü plastik sanatlarda hakkettiği yere gelemediğine değiniyor. Bu yer neresidir bilmem ama bildiğim bir şey var, İzmir kendisinde olana değer vermedikçe bu olmayacak. Sorun İzmir değil gerçekte. Sorun düşünme biçiminde. Zihniyette. Sorun okumayı yanlış anlayanlarda, sorun okumayanlarda, sorun okumadan, oturduğu koltukla bildiklerini sananlarda.
Kitap fuarları, şiir öykü günleri, İzmir’e çok yakışıyor. Ne olduğu belli olmayan işporta sergiler İzmir’ e yakışmıyor.
4- Tire Kaplan ‘ın Yeri
Tire’ye gittik, geçen hafta. Tire bir kısmı korunan tarihi dokusuyla güzel bir Ege kasabası. Tepede Kaplan’ın Yeri’ne çıktık. Ege kültürünün otlarla varsıl mutfağından değişik lezzetler taddık. Tire İstasyonundaki eski bir yapıyı galeriye dönüştürmüşler. Umarım nitelikli sergiler açılır.
5- Kula ve Misailidis
Evangelinos Misailidis, “Temaşa-i Dünya ve Cefakar-u Cefakeş”* adları size ne çağrıştırıyor bilmiyorum. Buraya Kırıkkale Üniversitesi’nde 9-10 aralık 2004 tarihlerinde yapılan “Bir metafor olarak ‘yol/yolculuk” konusunun tartışıldığı I. Ulusal sosyal bilimler sempozyumu’nda sunduğum, “Bir Metafor Olarak Yolculuk” başlıklı bildirimden bir parça alacağım.
Evangelinos Misailidis’in Yunan harfleriyle ama Karaman Türkçesi ile yazdığı ilk baskısı 1872 de yapılmış, “Seyreyle Dünyayı (Temaşa-i Dünya ve Cefakar-u Cefakeş)” adlı ilk Türkçe romana değinmek yararlı olacak. 19. Yüzyıl Anadolu’su ve özellikle İç Anadolu insan özellikleri mübadelenin ve göç olayının trajikliğini belirginleştirir kanısındayım. Bu kitabın yeni harflerle basıma hazırlanmasında çalışan Dr. Robert Anhegger’in “Giriş” yazından bir alıntı yapmak istiyorum: “İstanbul’da 1896’da Türkçe harflerle basılan bir kitapta şunları okuyoruz; Gerçek Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz./ Ne Türkçe okur yazar ne de Rumca söyleriz. / Öyle bir mahlut-u hatt-ı tarikatımız vardır. / Hurufumuz Yunanca, Türkçe meram eyleriz.” Türkçe’den başka dil bilmeyen bu Rumlar kim? Neden Türkçe konuşurlardı?
Kula eski evleriyle bir tarih hazinesi. Evlerindeki süslemeler, resimler mutlaka görülmeli ve korunmalı. Gökçeören Köyü’ndeki Eski Cami’nin resimleri de görülmeli. Kötü bir restorasyonla zarar görseler de görülmeye değer. Bu gezide beni en çok etkileyen, bir süre Kula’da da yaşadığını bildiğimiz Misailidis’in ayak izleriyle karşılaşmak oldu. Bir evin merdivenlerinde kullanılmış, Yunan harfleriyle Türkçe yazılmış mermer mezar taşındaki yazılar Misalidis’in halkının buradaki kanıtları. Aynı taşlardan Kula Parkında da var. Bunlar mutlaka özenle korunmalı. Dil bir kültürün en önemli oluşturucusu ve taşıyıcısıdır. Türkçeden başka dil bilmeyen bu insanların kültürü daha çok araştırılmalı. Anadolu’nun bir çok yerinde olduğu gibi Kula’da hazine avcılarının ve yeni Vandalların saldırısına uğramış. Kiliselerin dört duvarı kalmış. Evler zor ayakta duruyor. Bazı koruma çalışmalarına tanık olmak da güzel. Yeni bir Safranbolu yaratılabilir Kula’da. Tarih hepimizin tarihi, bu kültür yağmalanarak gelişmez.
Onarılmış bir Türkiye düşüyle.
6- Kule B
İzmir’de yeni bir sanat grubu oluştu. Grupların varlık gerekçeleri olduğu sürece yeni oluşumlar gerçekleşecek. Artık manifestolarla yeni oluşumlar başlatmak zor olsada, sanat yapma gerekçemizin düşünsel dayanaklarını yaratma zorunluluğumuz sürecek. Kavramsal sanat içinde değişik anlatım olanaklarını projelerle gerçekleştirmeye çalışan gruplar ya da bir kavram çerçevesinde yan yana gelen sanatçılar düşünüldüğünde, ortak etkinlik gerçekleştirmek isteğinden kaynaklanan, açıklanmasa da bir bakışın dile gelişi olarak sanat grupları hep olacak. Ortak müzik yapmak, bir sahneyi bir derginin sayfalarını paylaşmak gibi.
Buca merkezli yeni oluşum, usta çırak ya da öğretmen öğrenci birlikteliğinin geleneksel söylemine gönderme yapıyor. Topluluk oluşum gerekçelerini açılamasalar da, amacın bir tür dayanışma olduğu izlenimi veriyor. Bu dayanışmada düşünsel önderliği Turan Enginoğlu ve Mete Sezgin üstlenmiş görünüyor. Grubun çoğu Yüksek Lisansını bitirmiş bazıları Sanatta Yeterlik ve Doktora aşamasında, Duygu (Tayyuk Oruçoğlu, Tülin Oktav Doğruer, Serpil Yayman Ataseven, Jülide Ayöz Kırbıyık, Tamer Ersoy, Ahmet Akgün) genç sanatçılar. İçlerinde Zeynep Uygan en genci ve yüksek lisansta öğrenci.
Gelecekte neler yapacağını izlememiz gereken ilginç bir oluşum olduğunu düşünüyorum.
*
1. Evagelinos Misailidis, Seyreyle Dünyayı, Haz: Robert Anhegger- Vedat Günyol, Cem Yayınları, İstanbul 1986
29 Nisan 2008 Şirinyer
22 Mart 2008 Cumartesi
Değerler ve Gündem
Ege Life Nisan
Değerler Ve Gündem
Bedri KARAYAĞMURLAR
www.bedrikarayagmurlar.com
1- Güzel günlere gitmeli ülkem ama öyle hızlı gündemi değişiyor ki endişeleniyorum. Gündemin hızla değiştiği ve yaşananların hızla unutulduğu bir ülkede yaşamak hem güzel hem de endişe verici. Bu apaçık gelişme sancıları yaşayan dinamik, ancak yolu yordamı olmayan bir durumu anlatıyor. Bir düşünün ekonomik tercihlerimiz liberal gözükse de yaşadıklarımızın liberalizmle ilgisini kurmak zor. Hangi liberal modeldeki ülkede ekonominin yarısı yer altındadır, hangi ülkede vergi vermemek, ülke topraklarını seçim bahanesiyle talan etmek serbesttir. Hangisinde siyasi parti başkanları kral padişah gibi değişmez. Hangisinde iktidara gelenler, demokrasiden birden çark edip karşı çıktıklarını korumaya çalışır. Hangisinde yapı kendisini tahrip edecek duruma seyirci kalır, sakince sorun kendinize.
2-Prof. Dr. İonna Kuçuradi 20 Mart’ta Buca Eğitim Fakültesi Konferans Salonunda “Felsefe Açısından Atatürk Devrimleri ve Laiklik.” Başlıklı bir konuşma yaptı. Çalışmalarında “değer” kavramını irdeleyen, “İnsan ve Değerleri” “Sanata Felsefeye Bakmak” ve “Etik” gibi kitapları olan Kuçuradi’nin konuşması, günümüz tartışmalarına çözüm oluşturacak, gerilimi azaltacak öneriler içeriyordu. 1924 Tevhidi Tedrisat kanununun hazırlanma sürecini değer kavramını ile ele aldı İonna Kuçuradi. Çok önemli bir saptamada bulundu; Atatürk’ün “değer”in yapısını iyi kavradığını, değişik toplum birimlerince birbirlerine karşıt nitelikteki değerlerin yerine üçüncü bir değer önermek gerektiği konusundaki yargısıyla toplumsal çatışmalara neden olan sorunlara akılcı çözümler getirdiğini ileri sürdü. Bu o denli önemli bir önerme ki, bir çok sorunun çözülmesinde bize düşünsel bir olanak sağlıyor. Düşünün bir toplum içinde bir kesim bir değeri öne çıkarmaya çalışıyor, ama bu değer bir başka kesimin önemsediği bir başka değerle çatışıyor. Eğer çözüm bulunmazsa toplum önemli bir gerginlik yaşayacak. Burada yapılması gereken bu çatışan değeri yok sayıp yerine birleştirici yeni bir değer önermek olmalı. Tevhidi Tedrisat yani Eğitimde Birlik yasası işte bu düşünceyle gündeme geldi. Geleneksel eğitimle çağdaş eğitim taleplerini çatışmaya meydan vermeden çözen yaklaşım diğer alanlar için de değerlendirilmeli.
Toplumu germek, çatışma noktalarını çoğaltmak yerine, insanı temel alan, onun gelişimini sağlayacak ortak değerler bulmaya çalışmak gerektiği kanısındayız. Sizin düşünceniz inancınız yaşama biçiminiz bir başkasına dayatılacak bir değer olarak önerilemez. Önce değer olarak ileri sürdüğünüz şeyin toplum açısından değeri nedir yoksa sadece sizin için mi değerdir konusunu çok çok düşünmelisiniz. Hayata kaba biçimler vermek yerine kavramların ne olduğu konusuna kafa yormak, yaşanılacak güzel bir ülke, güzel bir dünya yaratmak için zorunludur kanısındayım. İonna Kuçaradi’nin konuşması önemliydi.
3- Her şeyi bilme ve tribüne oynama hastalığından kurtulamayanlara ne olanak verseniz boşuna. Kendilerince içten olsalar da, ortaya çıkan sonuç çevreyi yaralıyorsa, oturup düşünmeliler. Vurgulamakta yarar var. Herkes demokrat, laik, yurtsever. Herkes iyi. Ama neden sonuçlar bizi sevindirmiyor? Neden eline olanaklar geçenler, birden her şeyi bilme hastalığına yakalanıyorlar? Bu kentte futbolcular, basketçiler, şarkıcılar kadar ressamlar heykeltıraşlar, seramikçiler sinemacılar tiyatrocular da yaşıyor. Eğer biz de kendimizi anlatamıyorsak, eğer bizim de sesimiz oralara gelmiyorsa vah vatandaşın haline. Ne kadar yırtınsa boş. Sanatçıyı yorgun dünyalarının eğlencesi sananların, eğlence dünyası ile sanat dünyasını karıştırdıklarını düşünüyoruz. Sanat düşünce üretmektir her şeyden önce, yorgun dinlendirmekten daha önemli işler yapar. ( Anlayana. )
4- Sanatçılar toplumun vicdanını oluştururlar. Sanatçılar endişeliyse, sanatçılar boş verdiyse, sanatçıların ilgilerinde kaymalar varsa, iyi bilin orada önemli bir şeyler oluyordur. Şairler neyin şiirini yazıyorlar, iyi okuyun. Ressamlar neyin peşinde. Yazarlar ne yazıyor, ne söylüyor . Bu günlerde hangi müzik dikkati çekiyor. Sanatçı sezgisi bu denli önemli midir? Örneğin Orhan Veli “Dalgacı Mahmut” şiirinde anlatır şairi. “İşim gücüm budur benim, Gökyüzünü boyarım her sabah, Hepiniz uykudayken. Uyanır bakarsınız ki mavi. / Deniz yırtılır kimi zaman, Bilmezsiniz kim diker; Ben dikerim./ Dalga geçerim kimi zaman da, O da benim vazifem; Bir baş düşünürüm başımda, Bir mide düşünürüm midemde, Bir ayak düşünürüm ayağımda, Ne halt edeceğimi bilemem.” Sanatçının görevi diğer insanların ilgilerine girmeyen alanlarda onların yerine onlar için düşünmek ve üretmektir. Duymuşsunuzdur, “Tiyatro; ‘insanı insana, insanca anlatan’ sahne sanatıdır.” Bu tanım kimin bilmiyorum. Tiyatro diğer sanatlardan nesnesinin insan olmasıyla ayrılır. Şimdi Performans , Fluxus, Hepining gibi sanat etkinlikleri düşünüldüğünde insanın nesne olarak kendisini seçtiği sanat alanları genişliyor denebilir mi acaba? İnsan kendi sınırlarını her alanda genişletmeye çalışıyor. Yaşadıklarını da bir yolunu bulup anlatmak derdinde. Bu hiç değişmedi. Sanat insancıl değerlerin peşindedir. Evrensellik budur sanatta. İnsan her yerde insandır çünkü. Kültürel farklılarıyla, derilerinin renkleriyle, insanı varsıllaştırırlar. Bu nedenle bir başka kültürde üretilmiş ürünler çağ ve coğrafya farkına karşın bizi etkiler. İnsan olarak birbirimizi anlamamızı kolaylaştırırlar. Sanatçıların desteklemediği yönetimler kendilerini sorgulamalı. Buna karşın yönetimde kalacaklarsa farkında olmadan otoriter bir yönetime doğru koşarak gidiyorlar demektir.
Değerler Ve Gündem
Bedri KARAYAĞMURLAR
www.bedrikarayagmurlar.com
1- Güzel günlere gitmeli ülkem ama öyle hızlı gündemi değişiyor ki endişeleniyorum. Gündemin hızla değiştiği ve yaşananların hızla unutulduğu bir ülkede yaşamak hem güzel hem de endişe verici. Bu apaçık gelişme sancıları yaşayan dinamik, ancak yolu yordamı olmayan bir durumu anlatıyor. Bir düşünün ekonomik tercihlerimiz liberal gözükse de yaşadıklarımızın liberalizmle ilgisini kurmak zor. Hangi liberal modeldeki ülkede ekonominin yarısı yer altındadır, hangi ülkede vergi vermemek, ülke topraklarını seçim bahanesiyle talan etmek serbesttir. Hangisinde siyasi parti başkanları kral padişah gibi değişmez. Hangisinde iktidara gelenler, demokrasiden birden çark edip karşı çıktıklarını korumaya çalışır. Hangisinde yapı kendisini tahrip edecek duruma seyirci kalır, sakince sorun kendinize.
2-Prof. Dr. İonna Kuçuradi 20 Mart’ta Buca Eğitim Fakültesi Konferans Salonunda “Felsefe Açısından Atatürk Devrimleri ve Laiklik.” Başlıklı bir konuşma yaptı. Çalışmalarında “değer” kavramını irdeleyen, “İnsan ve Değerleri” “Sanata Felsefeye Bakmak” ve “Etik” gibi kitapları olan Kuçuradi’nin konuşması, günümüz tartışmalarına çözüm oluşturacak, gerilimi azaltacak öneriler içeriyordu. 1924 Tevhidi Tedrisat kanununun hazırlanma sürecini değer kavramını ile ele aldı İonna Kuçuradi. Çok önemli bir saptamada bulundu; Atatürk’ün “değer”in yapısını iyi kavradığını, değişik toplum birimlerince birbirlerine karşıt nitelikteki değerlerin yerine üçüncü bir değer önermek gerektiği konusundaki yargısıyla toplumsal çatışmalara neden olan sorunlara akılcı çözümler getirdiğini ileri sürdü. Bu o denli önemli bir önerme ki, bir çok sorunun çözülmesinde bize düşünsel bir olanak sağlıyor. Düşünün bir toplum içinde bir kesim bir değeri öne çıkarmaya çalışıyor, ama bu değer bir başka kesimin önemsediği bir başka değerle çatışıyor. Eğer çözüm bulunmazsa toplum önemli bir gerginlik yaşayacak. Burada yapılması gereken bu çatışan değeri yok sayıp yerine birleştirici yeni bir değer önermek olmalı. Tevhidi Tedrisat yani Eğitimde Birlik yasası işte bu düşünceyle gündeme geldi. Geleneksel eğitimle çağdaş eğitim taleplerini çatışmaya meydan vermeden çözen yaklaşım diğer alanlar için de değerlendirilmeli.
Toplumu germek, çatışma noktalarını çoğaltmak yerine, insanı temel alan, onun gelişimini sağlayacak ortak değerler bulmaya çalışmak gerektiği kanısındayız. Sizin düşünceniz inancınız yaşama biçiminiz bir başkasına dayatılacak bir değer olarak önerilemez. Önce değer olarak ileri sürdüğünüz şeyin toplum açısından değeri nedir yoksa sadece sizin için mi değerdir konusunu çok çok düşünmelisiniz. Hayata kaba biçimler vermek yerine kavramların ne olduğu konusuna kafa yormak, yaşanılacak güzel bir ülke, güzel bir dünya yaratmak için zorunludur kanısındayım. İonna Kuçaradi’nin konuşması önemliydi.
3- Her şeyi bilme ve tribüne oynama hastalığından kurtulamayanlara ne olanak verseniz boşuna. Kendilerince içten olsalar da, ortaya çıkan sonuç çevreyi yaralıyorsa, oturup düşünmeliler. Vurgulamakta yarar var. Herkes demokrat, laik, yurtsever. Herkes iyi. Ama neden sonuçlar bizi sevindirmiyor? Neden eline olanaklar geçenler, birden her şeyi bilme hastalığına yakalanıyorlar? Bu kentte futbolcular, basketçiler, şarkıcılar kadar ressamlar heykeltıraşlar, seramikçiler sinemacılar tiyatrocular da yaşıyor. Eğer biz de kendimizi anlatamıyorsak, eğer bizim de sesimiz oralara gelmiyorsa vah vatandaşın haline. Ne kadar yırtınsa boş. Sanatçıyı yorgun dünyalarının eğlencesi sananların, eğlence dünyası ile sanat dünyasını karıştırdıklarını düşünüyoruz. Sanat düşünce üretmektir her şeyden önce, yorgun dinlendirmekten daha önemli işler yapar. ( Anlayana. )
4- Sanatçılar toplumun vicdanını oluştururlar. Sanatçılar endişeliyse, sanatçılar boş verdiyse, sanatçıların ilgilerinde kaymalar varsa, iyi bilin orada önemli bir şeyler oluyordur. Şairler neyin şiirini yazıyorlar, iyi okuyun. Ressamlar neyin peşinde. Yazarlar ne yazıyor, ne söylüyor . Bu günlerde hangi müzik dikkati çekiyor. Sanatçı sezgisi bu denli önemli midir? Örneğin Orhan Veli “Dalgacı Mahmut” şiirinde anlatır şairi. “İşim gücüm budur benim, Gökyüzünü boyarım her sabah, Hepiniz uykudayken. Uyanır bakarsınız ki mavi. / Deniz yırtılır kimi zaman, Bilmezsiniz kim diker; Ben dikerim./ Dalga geçerim kimi zaman da, O da benim vazifem; Bir baş düşünürüm başımda, Bir mide düşünürüm midemde, Bir ayak düşünürüm ayağımda, Ne halt edeceğimi bilemem.” Sanatçının görevi diğer insanların ilgilerine girmeyen alanlarda onların yerine onlar için düşünmek ve üretmektir. Duymuşsunuzdur, “Tiyatro; ‘insanı insana, insanca anlatan’ sahne sanatıdır.” Bu tanım kimin bilmiyorum. Tiyatro diğer sanatlardan nesnesinin insan olmasıyla ayrılır. Şimdi Performans , Fluxus, Hepining gibi sanat etkinlikleri düşünüldüğünde insanın nesne olarak kendisini seçtiği sanat alanları genişliyor denebilir mi acaba? İnsan kendi sınırlarını her alanda genişletmeye çalışıyor. Yaşadıklarını da bir yolunu bulup anlatmak derdinde. Bu hiç değişmedi. Sanat insancıl değerlerin peşindedir. Evrensellik budur sanatta. İnsan her yerde insandır çünkü. Kültürel farklılarıyla, derilerinin renkleriyle, insanı varsıllaştırırlar. Bu nedenle bir başka kültürde üretilmiş ürünler çağ ve coğrafya farkına karşın bizi etkiler. İnsan olarak birbirimizi anlamamızı kolaylaştırırlar. Sanatçıların desteklemediği yönetimler kendilerini sorgulamalı. Buna karşın yönetimde kalacaklarsa farkında olmadan otoriter bir yönetime doğru koşarak gidiyorlar demektir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)