Değinmeler Haziran 2008
Bedri KARAYAĞMURLAR
www.bedrikarayagmurlar.com
karayagmurlar@gmail.com
1- Yaz geldi yine. Eğlenmekten yorulanların eğlenerek dinlenmeleri için bir yaz daha geldi. Zaman geçiyor. Acaba kaç yaz daha göreceğiz. Bilmemek ne güzel. Kaç kış geçecek, ne baharlar göreceğiz kim bilir. Bu güzelim dünyada her günün her mevsimin tadını çıkara çıkara yaşamak ne zor. İnsanın insana ettiğini anlamak kolay değil. Bir düşünün biri doğayı, öbürü insanı, bir başkası evreni anlamaya çalışıyor. İnsan daha insan olsun, tam insan olsun diye özveride bulunuyor. Bir canlının soyu kurumasın diye akla karayı seçiyor. Nesnenin anlaşılmamış yanlarını bulmak için günlerini harcıyor laboratuarda. Bir başkası kendisini tersyüz ediyor uykusuz; insan insanı daha iyi anlasın diye. “Her ağacın kurdu kendi özünden olur.” Ve koca insan gövdemizi kemirir kendi kurtlarımız. Biri bütün topraklara beton kusar. Bir başkası kurşun döker insanlığımıza. Ne de güzeldir gerekçeleri: Demokrasi ve özgürlük. Olanakları yok edilmiş içi boş özgürlükler ya da seçime güdümlü bir demokrasi.
2- Ayvalık Kültür Sanat Derneği’ nin (AYKÜSAT) düzenleyicilerden olduğu Midilli Ayvalık günlerinin konuğu olarak, sevgili İlknur Kocabıyık ve sevgili Reyhan Abacıoğlu ile birlikte Midilli de bir kaç gün geçirdim. Gidişten dönüşe kadar ayrıntılarıyla anlatıldığında bu coğrafyanın özelliklerini çarpıcı biçimde yaşadığımı söyleyebilirim. Bu yolculuğa ayrılmış bir başka yazıda anlatacaklarımdan kısaca söz etmeliyim. Ayvalık ‘ta yola çıkıştaki karmaşa tam bize göreydi doğrusu. Midilli gümrüğünde Kuzey Kıbrıs’a gittim diye bekletilmem ve pasaportuma mühür vurulmaması, Yunanlıların Kıbrıs politikalarının yansımasıydı. Neyse adadaki kültür müdürlüğü yetkilisi geldi de kurtuldum. Sonrası tam bir bayramdı. İkiz kardeşimi görmüş gibi oldum oradaki insanlarda. Özellikle Yorgo’nun yakınlığı, yardımları evini açması unutulmaz . Panayotis’in uzoevinde yediğimiz yemekler ve sohbet harikaydı. Bir de Midilli’de doğmuş Paris’te yaşamış bir aydın, bir naif ressam Stratis Eleftheriadis’in yıllarca biriktirdiklerini görmek susamış bir dudağa değmiş kaynak suyu gibi geldi.. Aldığım notlar çok uzun. Sofia Taeggou ’nun (Umarım doğru yazmışımdır), Glorian’ın, Dina’nın yakınlıklarını unutmayacağım. Vali Pavlos VOGIATZIS’in inceliğini de anmalıyım. Bir de Alkviadis’in Sirtakisini. Alkiviadis bir fotoğrafçı aynı zamanda. Yorgo ‘da annemin memleketlisi. Mübadele her şeyi karmakarışık yapmış. Hala kanıyor insanların yürekleri. Evini görmeye giden bir Türk’ün komşusuyla kucaklaşıp ağlaması unutulur mu? Bir de Yunanistan’a göçmüş Ortodoks Karamanlılar. Tarihçiler iyice araştırmalı bu konuyu.
3- Türkiye’de gündem hızla değişiyor. Bunları da yazmalıyım diye düşünmeye başladığınızda yazmamışsanız, çabucak eskiyor, yeni bir konu öne çıkıyor. Bazen her şeyin dışında kalarak dünyaya bakmak daha mı keyifli acaba. Değiştirme olanaklarımızı yitiriyoruz. Yaşam bizim dışımızda kendince biçimleniyor. İnsan canlı bir varlık olarak bu yapıda özel bir öneme sahip kuşkusuz. Ama evrendeki yeri nedir? Bir düşünün, yerküremiz, bize büyük gibi gözüken yerküremiz, evrenin sonsuzluğu içinde, bir çöldeki kum tanesinden daha mı büyük acaba. Ya zavallı insan. Yetkinleşerek kendi trajedisini yaratan insan; ille de ben demek için nasıl da çıldırıyor. Koskoca filin geleceği yok. Filler adına sonsuz dünyalar kurmaya çalışmak ne aptalca. Fil akıllı, duygulu bir hayvan. Kendi sonsuzunu kendisi yaratmalı. Bunu başaramıyorsa, bir organizma olarak yok olmak zorunda. Oysa insan yok olmaya dayanamıyor ve kendisini öyle önemsiyor ki, sonsuzun içinde sonsuz bir yaşam tasarlıyor. Bu beklentisiyle de kurallar uyduruyor. Kimini suçlu, günahkar ilan ediyor ; kimini de göklere çıkarıyor. Ve buna öyle inanıyor ki, başkalarının inançlarını gücü oranında yok edip bitiriyor. Nasıl insandır kendisi gibi olmayana saldıran? Nasıl bir boşluktur bu. Diğerine hiç kafa yormadan yok etme, korkutma isteğinin ilkelliğini tartışmak gerekir mi? Bizim açmazlarımızdan biri bu galiba. Her konuda kolayca genelleyivermek.
4- Ele geçirdikleri olanaklarla sanatçı olduklarını düşünen, bunu da satma, popüler olma vb sanat dışı ölçütlerle kanıtlamaya çalışanlar sanatçı mı gerçekten? Onlar birer tüccar, birer iş adamı belki ama sanatçılıkları kuşkulu. Sözlerini iyi inceleyin. Örneğin kendileri bir yerlerden aldıklarını sunarken sanatçı olurlar da başkalarını karalarlar. Burada apaçık ele geçirilen pastanın paylaşılmaması için diğer sanatçıları dışlama, yok sayma tavrıdır gözlenen. Sanatçılığın tanımı kolay değil ama yine de elimizde bu konuda yapılmış çok sayıda değerlendirme var. Ve galiba böyle bakınca, gürültü yapanların, sanatçılıklarını iyice düşünün belki altından sıradan bir şey çıkar. İşte bu nedenle bir süre öncesine dek özençli insanlara çok yüksek paralarla satılan işlerin şimdi aynı değeri korumaması; daha da kötüsü satış olanaklarının azalması onları tedirgin ediyor. Şimdi başkaları gelecek. Şimdi onlar önde olacak . Gelenler nitelikli olacak, geçmişin olumsuzluklarını çöpe gönderip, sanatın bir başka şey olduğunu anlatacaklar.
5- İki gün Niğde bağlarında kaldıktan sonra Kapadokya’ya geldim. Burada değişik kentlerden, ülkelerden gelmiş sanatçılar birlikte üretmeye çalışıyorlar. Ben de üç Kapadokya görüntüsü çalıştım. Sanki benim resimlerim için biçimlendirilmiş kayalar. Bir sergi hazırlamayı düşündüm, Kapadokya yorumlarıyla.
6- Geçende, yaşamımda bundan sonra da önemli yer tutacak ilginç bir deneyim yaşadım. Görsel sanatlar, sanatla yakından uzaktan ilgisi ve bu konuda çabası olmayan bir çok insanın kolayca kendilerine yer açmaya çalıştıkları bir alan görünümünde. Örneğin Edebiyatla ilgili etkinlik yapsanız kimler gelir, kimleri çağırırsınız? Bu etkinlikte herkes bir köşede bir şeyler mi yazar. Ya da yazması beklenir mi?. Üretme konusundaki zorlama akıl alacak bir şey değil. Hele nicel anlamda. İki şiir bırakacaksınız. Neden? Şiir öykü istenmez ama görsel sanat ürünleri paradır, bu tür etkinliklerin masraflarını fazlasıyla karşılar. Bir de yapılanın fizik olarak gözükmesi çok kolaydır. Bir kapanış sergisiyle herkese ne denli önemli işler yaptığınızı gösterirsiniz.
7- Daha yakıcı olan bir durum oluştu görsel sanatlarda. Sanatla ilgisiz kişilerin gözünde sanatçı ve sanat yapıtı eğlencelik malzemeler galiba. Bu nedenle onların fantezilerini gerçekleştirmeleri için bir olanak sanat etkinliği. İçeriğinin ne olduğunun ne önemi var. Sanatçı onlara göre, dünyaya anlamsız bir romantizmle bakan sıradan aptaldır. Sanata destek adı altında ilkel dürtülerini doyurmanın olanaklarını yaratmaya çalışırlar. Sanatçı kim ki, dur deyince durur; çalış deyince çalışır. Anlamadıkları tepkiler görünce de boylarını aşan laflarla sizi arkanızdan karalamaya çalışırlar. Çünkü konuşacak birikimleri yoktur.
Yazık gencecik, özü güçlü insanlara kötü başlangıçlar sunuyorlar.
Onlara bir önerim var, zaman ayırmaları ve anlamaları mümkünse okusunlar. Kafa yorsunlar ve Picasso’nun şu sözünü yaşadıkları, etkinlik yaptıkları mekanların en gözüken yerine assınlar:
“Resim, düşmana karşı bir saldırı ve savunma aracıdır. Siz bir sanatçıyı ne sanıyorsunuz? Ressamsa yalnız gözleri, Müzisyense yalnız kulakları olan bir aptal mı? Sanatçı aynı zamanda, sürekli olarak canlı kalan ve olayların tümüne bu şekilde tepki gösteren bir kişidir.”
PİCASSO
3 Haziran - 6 Haziran 2008
Uçhisar Nevşehir - Şirinyer İzmir
7 Haziran 2008 Cumartesi
8 Mayıs 2008 Perşembe
Değinmeler Mayıs 2008
Değinmeler Mayıs 2008
Bedri Karayağmurlar
1- Evden Yetişen Dananın Değeri Bilinmez
Anadolu’ da bir söz vardır bilirsiniz:” Evden yetişen dananın kadri bilinmez.” Yabancı hep iyidir. Yabancı nasıl iyi olmasın; öncelikle yabancı olmanın doğası gereği, bilmediği bir yerde, gelir gelmez içini gösteremez ya. İyi gözükmeye çalışır. Ne yapsın başka? Oysa tanıdık bildik, ne etse, nasıl uğraşsa, bilirsiniz ne olduğunu. Halk başka sözlerle de açıklar durumu. “Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür.” Elinki bir başkadır hep. Bilmem kimlerin evi bir başkadır. Öbürünün yazlığı daha güzeldir. İnsandan nesneye, yaban olan, yabanının olan bir başkadır nedense. Bu hay huy içinde, yanınızdakini anlamadan ötekine yan gözle hasetlenerek geçer güzelim günler. En iyisi sizinkidir aslında da, nasılsa eldedir güvendedir, bu nedenle anlamazsınız değerini. Bu değerlendirme biçimi ne Batılı ne Doğulu ne kentli ne köylü olmamaktan mı kaynaklanır acaba? Yoksa insanın doğasından mı? Kaynağı her neyse bu davranışın, içinde çekememezlik, hasetlenme kıskançlık gibi duyguları barındırdığı apaçık ortada. Bir de bilisizlik.
2- El Prado Hikayesi
Fuar Atlas Pavyonu’nda açılan ilginç bir sergi 11- 20 Nisan arasında oldu bitti. Kim duydu bilmiyoruz. Elimde bu serginin katalogu var, Kocaman EGEART 2008 yazıyor başlıkta. Altında küçük yazılarla “Uluslararası İzmir Sanat Günleri” ve “By El Prado Art Studio Collections” “16. Uluslararası Etkinlik” yazıları okunuyor. Ve en ilginci, bu etkinliğe ev sahipliği yapan kurumun İzmir Büyük Şehir Belediyesi olduğunu öğreniyoruz, en alttaki alev renkli yazılardan. Egeart, Ege Üniversitesi’nin düzenlediği uluslararası sanat etkinliğinin onaylı başlığıdır bilindiği gibi. Üstelik ikincisi geçeli daha beş ay bile olmadan nasıl oluyor da yeniden (ve herkesten habersiz) düzenleniyor anlayamadık.
Katologta Sayın Aziz Koçaoğlu’nun bir sunuş yazısı var. Sanat ve sanatçı konusundaki ilginç düşüncelerini öğrenmekten mutlu olduğumu belirtmeliyim.
“Tüm insanlığın ortak dili olan sanat, İzmir içinde büyük önem taşımaktadır. İzmir, tarihi ve sanatsal güzellikleri ile sadece Türkiye'nin değil, Dünya'nın en önemli merkezlerinden biri durumundadır. İzmir Büyükşehir Belediyesi olarak , sanatın insana kazandırdığı bakış açısının, toplumların gelişiminde büyük rol oynadığını düşünüyoruz ve bu nedenle sanata ve sanatçıya çok değer veriyoruz. Bugünlere kadar binlerce sanatçıya ev sahipliği yapan İzmir Büyükşehir Belediyesi, kendi bakış açısıyla dünyayı ve gizemli ruhlarını yansıtan tüm sanatçıları ağırlamaya devam edecektir. Bizlere yepyeni gizli kalmış dünyalarını tanıtan Rusya , Bulgaristan ,Kırgızistan, Azerbaycan, ve Türkiye modern sanat akademisi ressamlarını ağırlamaktan büyük onur duyduğumu belirtir, katılımda bulunan ülkelerin sanat kurumlarına ve Elprado Art Studio'suna katkılarından dolayı şükranlarımı sunarım.” ( Aziz Kocaoğlu İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı)
Katalogun arkasında “Modern Rus Resim Sanatı” başlıklı , Mr Sergei Buglac imzalı bir küçük tanıtım yazısı da var. Yukarıdaki sunuş yazısında açıklananlar; serginin panayır havasındaki düzeni, sanat yapıtı olanla hediyelik eşya olanın karışımından kaynaklanan düzey sorunu, seçilen sanatçıların ülkelerini temsildeki sıkıntı göz önüne alındığında, bu serginin, ucuz toplanmış çalışmaları Prado adıyla pazarlama girişimi olmaktan öteye gidemediği açıkça görülüyor. Bütün bunlara bir sözümüz yok. İş bilenin kılıç kuşananın. İsteyen istediğini seçer, istediğini satar bize ne. Ticarete karışmak ne haddimize. Ama konu sanat ve özellikle resim olduğunda izninizle düşüncelerimizi açıklamak görevimiz. Çok şey söylemek gerekse de, yazdıklarımızla yetinip, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kentte yapılan plastik sanatlarla ilgili etkinliklere ve sanatçılara göstermediği ilgiyi bu garip girişime vermesindeki nedeni anlamadığımı söylemeliyim.
Neyse, vardır bir bildikleri.
3- Kitap Fuarı
13.İzmir Kitap Fuarı Açıldı. İzmir sanat etkinlikleriyle daha bir soluklanıyor. İzmir dergilerini, galerilerini yaşatamıyor. Sonra bilmem kim gelip garip sergiler düzenliyor, hem de kentin olanaklarını kullanarak. El iyidir. Kitapta dergide durum daha farklı mı bilmem ama, kitap fuarı çok hareketliydi. Üçer beşerli sıralarla giriyordu insanlar içeriye. Okuyanla okumayan bir olur mu hiç. Okumaktan kastım, roman öykü, şiir, yani kitap. Okumayı yanlış anlayıp, tek satır okuma gereksinimi olmayanlarla, okumadan bilenlere ne demeli bilmem.
Abdükadir Günyaz rh + Sanarart dergisinde, İzmir’in bir türlü plastik sanatlarda hakkettiği yere gelemediğine değiniyor. Bu yer neresidir bilmem ama bildiğim bir şey var, İzmir kendisinde olana değer vermedikçe bu olmayacak. Sorun İzmir değil gerçekte. Sorun düşünme biçiminde. Zihniyette. Sorun okumayı yanlış anlayanlarda, sorun okumayanlarda, sorun okumadan, oturduğu koltukla bildiklerini sananlarda.
Kitap fuarları, şiir öykü günleri, İzmir’e çok yakışıyor. Ne olduğu belli olmayan işporta sergiler İzmir’ e yakışmıyor.
4- Tire Kaplan ‘ın Yeri
Tire’ye gittik, geçen hafta. Tire bir kısmı korunan tarihi dokusuyla güzel bir Ege kasabası. Tepede Kaplan’ın Yeri’ne çıktık. Ege kültürünün otlarla varsıl mutfağından değişik lezzetler taddık. Tire İstasyonundaki eski bir yapıyı galeriye dönüştürmüşler. Umarım nitelikli sergiler açılır.
5- Kula ve Misailidis
Evangelinos Misailidis, “Temaşa-i Dünya ve Cefakar-u Cefakeş”* adları size ne çağrıştırıyor bilmiyorum. Buraya Kırıkkale Üniversitesi’nde 9-10 aralık 2004 tarihlerinde yapılan “Bir metafor olarak ‘yol/yolculuk” konusunun tartışıldığı I. Ulusal sosyal bilimler sempozyumu’nda sunduğum, “Bir Metafor Olarak Yolculuk” başlıklı bildirimden bir parça alacağım.
Evangelinos Misailidis’in Yunan harfleriyle ama Karaman Türkçesi ile yazdığı ilk baskısı 1872 de yapılmış, “Seyreyle Dünyayı (Temaşa-i Dünya ve Cefakar-u Cefakeş)” adlı ilk Türkçe romana değinmek yararlı olacak. 19. Yüzyıl Anadolu’su ve özellikle İç Anadolu insan özellikleri mübadelenin ve göç olayının trajikliğini belirginleştirir kanısındayım. Bu kitabın yeni harflerle basıma hazırlanmasında çalışan Dr. Robert Anhegger’in “Giriş” yazından bir alıntı yapmak istiyorum: “İstanbul’da 1896’da Türkçe harflerle basılan bir kitapta şunları okuyoruz; Gerçek Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz./ Ne Türkçe okur yazar ne de Rumca söyleriz. / Öyle bir mahlut-u hatt-ı tarikatımız vardır. / Hurufumuz Yunanca, Türkçe meram eyleriz.” Türkçe’den başka dil bilmeyen bu Rumlar kim? Neden Türkçe konuşurlardı?
Kula eski evleriyle bir tarih hazinesi. Evlerindeki süslemeler, resimler mutlaka görülmeli ve korunmalı. Gökçeören Köyü’ndeki Eski Cami’nin resimleri de görülmeli. Kötü bir restorasyonla zarar görseler de görülmeye değer. Bu gezide beni en çok etkileyen, bir süre Kula’da da yaşadığını bildiğimiz Misailidis’in ayak izleriyle karşılaşmak oldu. Bir evin merdivenlerinde kullanılmış, Yunan harfleriyle Türkçe yazılmış mermer mezar taşındaki yazılar Misalidis’in halkının buradaki kanıtları. Aynı taşlardan Kula Parkında da var. Bunlar mutlaka özenle korunmalı. Dil bir kültürün en önemli oluşturucusu ve taşıyıcısıdır. Türkçeden başka dil bilmeyen bu insanların kültürü daha çok araştırılmalı. Anadolu’nun bir çok yerinde olduğu gibi Kula’da hazine avcılarının ve yeni Vandalların saldırısına uğramış. Kiliselerin dört duvarı kalmış. Evler zor ayakta duruyor. Bazı koruma çalışmalarına tanık olmak da güzel. Yeni bir Safranbolu yaratılabilir Kula’da. Tarih hepimizin tarihi, bu kültür yağmalanarak gelişmez.
Onarılmış bir Türkiye düşüyle.
6- Kule B
İzmir’de yeni bir sanat grubu oluştu. Grupların varlık gerekçeleri olduğu sürece yeni oluşumlar gerçekleşecek. Artık manifestolarla yeni oluşumlar başlatmak zor olsada, sanat yapma gerekçemizin düşünsel dayanaklarını yaratma zorunluluğumuz sürecek. Kavramsal sanat içinde değişik anlatım olanaklarını projelerle gerçekleştirmeye çalışan gruplar ya da bir kavram çerçevesinde yan yana gelen sanatçılar düşünüldüğünde, ortak etkinlik gerçekleştirmek isteğinden kaynaklanan, açıklanmasa da bir bakışın dile gelişi olarak sanat grupları hep olacak. Ortak müzik yapmak, bir sahneyi bir derginin sayfalarını paylaşmak gibi.
Buca merkezli yeni oluşum, usta çırak ya da öğretmen öğrenci birlikteliğinin geleneksel söylemine gönderme yapıyor. Topluluk oluşum gerekçelerini açılamasalar da, amacın bir tür dayanışma olduğu izlenimi veriyor. Bu dayanışmada düşünsel önderliği Turan Enginoğlu ve Mete Sezgin üstlenmiş görünüyor. Grubun çoğu Yüksek Lisansını bitirmiş bazıları Sanatta Yeterlik ve Doktora aşamasında, Duygu (Tayyuk Oruçoğlu, Tülin Oktav Doğruer, Serpil Yayman Ataseven, Jülide Ayöz Kırbıyık, Tamer Ersoy, Ahmet Akgün) genç sanatçılar. İçlerinde Zeynep Uygan en genci ve yüksek lisansta öğrenci.
Gelecekte neler yapacağını izlememiz gereken ilginç bir oluşum olduğunu düşünüyorum.
*
1. Evagelinos Misailidis, Seyreyle Dünyayı, Haz: Robert Anhegger- Vedat Günyol, Cem Yayınları, İstanbul 1986
29 Nisan 2008 Şirinyer
Bedri Karayağmurlar
1- Evden Yetişen Dananın Değeri Bilinmez
Anadolu’ da bir söz vardır bilirsiniz:” Evden yetişen dananın kadri bilinmez.” Yabancı hep iyidir. Yabancı nasıl iyi olmasın; öncelikle yabancı olmanın doğası gereği, bilmediği bir yerde, gelir gelmez içini gösteremez ya. İyi gözükmeye çalışır. Ne yapsın başka? Oysa tanıdık bildik, ne etse, nasıl uğraşsa, bilirsiniz ne olduğunu. Halk başka sözlerle de açıklar durumu. “Komşunun tavuğu komşuya kaz görünür.” Elinki bir başkadır hep. Bilmem kimlerin evi bir başkadır. Öbürünün yazlığı daha güzeldir. İnsandan nesneye, yaban olan, yabanının olan bir başkadır nedense. Bu hay huy içinde, yanınızdakini anlamadan ötekine yan gözle hasetlenerek geçer güzelim günler. En iyisi sizinkidir aslında da, nasılsa eldedir güvendedir, bu nedenle anlamazsınız değerini. Bu değerlendirme biçimi ne Batılı ne Doğulu ne kentli ne köylü olmamaktan mı kaynaklanır acaba? Yoksa insanın doğasından mı? Kaynağı her neyse bu davranışın, içinde çekememezlik, hasetlenme kıskançlık gibi duyguları barındırdığı apaçık ortada. Bir de bilisizlik.
2- El Prado Hikayesi
Fuar Atlas Pavyonu’nda açılan ilginç bir sergi 11- 20 Nisan arasında oldu bitti. Kim duydu bilmiyoruz. Elimde bu serginin katalogu var, Kocaman EGEART 2008 yazıyor başlıkta. Altında küçük yazılarla “Uluslararası İzmir Sanat Günleri” ve “By El Prado Art Studio Collections” “16. Uluslararası Etkinlik” yazıları okunuyor. Ve en ilginci, bu etkinliğe ev sahipliği yapan kurumun İzmir Büyük Şehir Belediyesi olduğunu öğreniyoruz, en alttaki alev renkli yazılardan. Egeart, Ege Üniversitesi’nin düzenlediği uluslararası sanat etkinliğinin onaylı başlığıdır bilindiği gibi. Üstelik ikincisi geçeli daha beş ay bile olmadan nasıl oluyor da yeniden (ve herkesten habersiz) düzenleniyor anlayamadık.
Katologta Sayın Aziz Koçaoğlu’nun bir sunuş yazısı var. Sanat ve sanatçı konusundaki ilginç düşüncelerini öğrenmekten mutlu olduğumu belirtmeliyim.
“Tüm insanlığın ortak dili olan sanat, İzmir içinde büyük önem taşımaktadır. İzmir, tarihi ve sanatsal güzellikleri ile sadece Türkiye'nin değil, Dünya'nın en önemli merkezlerinden biri durumundadır. İzmir Büyükşehir Belediyesi olarak , sanatın insana kazandırdığı bakış açısının, toplumların gelişiminde büyük rol oynadığını düşünüyoruz ve bu nedenle sanata ve sanatçıya çok değer veriyoruz. Bugünlere kadar binlerce sanatçıya ev sahipliği yapan İzmir Büyükşehir Belediyesi, kendi bakış açısıyla dünyayı ve gizemli ruhlarını yansıtan tüm sanatçıları ağırlamaya devam edecektir. Bizlere yepyeni gizli kalmış dünyalarını tanıtan Rusya , Bulgaristan ,Kırgızistan, Azerbaycan, ve Türkiye modern sanat akademisi ressamlarını ağırlamaktan büyük onur duyduğumu belirtir, katılımda bulunan ülkelerin sanat kurumlarına ve Elprado Art Studio'suna katkılarından dolayı şükranlarımı sunarım.” ( Aziz Kocaoğlu İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı)
Katalogun arkasında “Modern Rus Resim Sanatı” başlıklı , Mr Sergei Buglac imzalı bir küçük tanıtım yazısı da var. Yukarıdaki sunuş yazısında açıklananlar; serginin panayır havasındaki düzeni, sanat yapıtı olanla hediyelik eşya olanın karışımından kaynaklanan düzey sorunu, seçilen sanatçıların ülkelerini temsildeki sıkıntı göz önüne alındığında, bu serginin, ucuz toplanmış çalışmaları Prado adıyla pazarlama girişimi olmaktan öteye gidemediği açıkça görülüyor. Bütün bunlara bir sözümüz yok. İş bilenin kılıç kuşananın. İsteyen istediğini seçer, istediğini satar bize ne. Ticarete karışmak ne haddimize. Ama konu sanat ve özellikle resim olduğunda izninizle düşüncelerimizi açıklamak görevimiz. Çok şey söylemek gerekse de, yazdıklarımızla yetinip, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kentte yapılan plastik sanatlarla ilgili etkinliklere ve sanatçılara göstermediği ilgiyi bu garip girişime vermesindeki nedeni anlamadığımı söylemeliyim.
Neyse, vardır bir bildikleri.
3- Kitap Fuarı
13.İzmir Kitap Fuarı Açıldı. İzmir sanat etkinlikleriyle daha bir soluklanıyor. İzmir dergilerini, galerilerini yaşatamıyor. Sonra bilmem kim gelip garip sergiler düzenliyor, hem de kentin olanaklarını kullanarak. El iyidir. Kitapta dergide durum daha farklı mı bilmem ama, kitap fuarı çok hareketliydi. Üçer beşerli sıralarla giriyordu insanlar içeriye. Okuyanla okumayan bir olur mu hiç. Okumaktan kastım, roman öykü, şiir, yani kitap. Okumayı yanlış anlayıp, tek satır okuma gereksinimi olmayanlarla, okumadan bilenlere ne demeli bilmem.
Abdükadir Günyaz rh + Sanarart dergisinde, İzmir’in bir türlü plastik sanatlarda hakkettiği yere gelemediğine değiniyor. Bu yer neresidir bilmem ama bildiğim bir şey var, İzmir kendisinde olana değer vermedikçe bu olmayacak. Sorun İzmir değil gerçekte. Sorun düşünme biçiminde. Zihniyette. Sorun okumayı yanlış anlayanlarda, sorun okumayanlarda, sorun okumadan, oturduğu koltukla bildiklerini sananlarda.
Kitap fuarları, şiir öykü günleri, İzmir’e çok yakışıyor. Ne olduğu belli olmayan işporta sergiler İzmir’ e yakışmıyor.
4- Tire Kaplan ‘ın Yeri
Tire’ye gittik, geçen hafta. Tire bir kısmı korunan tarihi dokusuyla güzel bir Ege kasabası. Tepede Kaplan’ın Yeri’ne çıktık. Ege kültürünün otlarla varsıl mutfağından değişik lezzetler taddık. Tire İstasyonundaki eski bir yapıyı galeriye dönüştürmüşler. Umarım nitelikli sergiler açılır.
5- Kula ve Misailidis
Evangelinos Misailidis, “Temaşa-i Dünya ve Cefakar-u Cefakeş”* adları size ne çağrıştırıyor bilmiyorum. Buraya Kırıkkale Üniversitesi’nde 9-10 aralık 2004 tarihlerinde yapılan “Bir metafor olarak ‘yol/yolculuk” konusunun tartışıldığı I. Ulusal sosyal bilimler sempozyumu’nda sunduğum, “Bir Metafor Olarak Yolculuk” başlıklı bildirimden bir parça alacağım.
Evangelinos Misailidis’in Yunan harfleriyle ama Karaman Türkçesi ile yazdığı ilk baskısı 1872 de yapılmış, “Seyreyle Dünyayı (Temaşa-i Dünya ve Cefakar-u Cefakeş)” adlı ilk Türkçe romana değinmek yararlı olacak. 19. Yüzyıl Anadolu’su ve özellikle İç Anadolu insan özellikleri mübadelenin ve göç olayının trajikliğini belirginleştirir kanısındayım. Bu kitabın yeni harflerle basıma hazırlanmasında çalışan Dr. Robert Anhegger’in “Giriş” yazından bir alıntı yapmak istiyorum: “İstanbul’da 1896’da Türkçe harflerle basılan bir kitapta şunları okuyoruz; Gerçek Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz./ Ne Türkçe okur yazar ne de Rumca söyleriz. / Öyle bir mahlut-u hatt-ı tarikatımız vardır. / Hurufumuz Yunanca, Türkçe meram eyleriz.” Türkçe’den başka dil bilmeyen bu Rumlar kim? Neden Türkçe konuşurlardı?
Kula eski evleriyle bir tarih hazinesi. Evlerindeki süslemeler, resimler mutlaka görülmeli ve korunmalı. Gökçeören Köyü’ndeki Eski Cami’nin resimleri de görülmeli. Kötü bir restorasyonla zarar görseler de görülmeye değer. Bu gezide beni en çok etkileyen, bir süre Kula’da da yaşadığını bildiğimiz Misailidis’in ayak izleriyle karşılaşmak oldu. Bir evin merdivenlerinde kullanılmış, Yunan harfleriyle Türkçe yazılmış mermer mezar taşındaki yazılar Misalidis’in halkının buradaki kanıtları. Aynı taşlardan Kula Parkında da var. Bunlar mutlaka özenle korunmalı. Dil bir kültürün en önemli oluşturucusu ve taşıyıcısıdır. Türkçeden başka dil bilmeyen bu insanların kültürü daha çok araştırılmalı. Anadolu’nun bir çok yerinde olduğu gibi Kula’da hazine avcılarının ve yeni Vandalların saldırısına uğramış. Kiliselerin dört duvarı kalmış. Evler zor ayakta duruyor. Bazı koruma çalışmalarına tanık olmak da güzel. Yeni bir Safranbolu yaratılabilir Kula’da. Tarih hepimizin tarihi, bu kültür yağmalanarak gelişmez.
Onarılmış bir Türkiye düşüyle.
6- Kule B
İzmir’de yeni bir sanat grubu oluştu. Grupların varlık gerekçeleri olduğu sürece yeni oluşumlar gerçekleşecek. Artık manifestolarla yeni oluşumlar başlatmak zor olsada, sanat yapma gerekçemizin düşünsel dayanaklarını yaratma zorunluluğumuz sürecek. Kavramsal sanat içinde değişik anlatım olanaklarını projelerle gerçekleştirmeye çalışan gruplar ya da bir kavram çerçevesinde yan yana gelen sanatçılar düşünüldüğünde, ortak etkinlik gerçekleştirmek isteğinden kaynaklanan, açıklanmasa da bir bakışın dile gelişi olarak sanat grupları hep olacak. Ortak müzik yapmak, bir sahneyi bir derginin sayfalarını paylaşmak gibi.
Buca merkezli yeni oluşum, usta çırak ya da öğretmen öğrenci birlikteliğinin geleneksel söylemine gönderme yapıyor. Topluluk oluşum gerekçelerini açılamasalar da, amacın bir tür dayanışma olduğu izlenimi veriyor. Bu dayanışmada düşünsel önderliği Turan Enginoğlu ve Mete Sezgin üstlenmiş görünüyor. Grubun çoğu Yüksek Lisansını bitirmiş bazıları Sanatta Yeterlik ve Doktora aşamasında, Duygu (Tayyuk Oruçoğlu, Tülin Oktav Doğruer, Serpil Yayman Ataseven, Jülide Ayöz Kırbıyık, Tamer Ersoy, Ahmet Akgün) genç sanatçılar. İçlerinde Zeynep Uygan en genci ve yüksek lisansta öğrenci.
Gelecekte neler yapacağını izlememiz gereken ilginç bir oluşum olduğunu düşünüyorum.
*
1. Evagelinos Misailidis, Seyreyle Dünyayı, Haz: Robert Anhegger- Vedat Günyol, Cem Yayınları, İstanbul 1986
29 Nisan 2008 Şirinyer
22 Mart 2008 Cumartesi
Değerler ve Gündem
Ege Life Nisan
Değerler Ve Gündem
Bedri KARAYAĞMURLAR
www.bedrikarayagmurlar.com
1- Güzel günlere gitmeli ülkem ama öyle hızlı gündemi değişiyor ki endişeleniyorum. Gündemin hızla değiştiği ve yaşananların hızla unutulduğu bir ülkede yaşamak hem güzel hem de endişe verici. Bu apaçık gelişme sancıları yaşayan dinamik, ancak yolu yordamı olmayan bir durumu anlatıyor. Bir düşünün ekonomik tercihlerimiz liberal gözükse de yaşadıklarımızın liberalizmle ilgisini kurmak zor. Hangi liberal modeldeki ülkede ekonominin yarısı yer altındadır, hangi ülkede vergi vermemek, ülke topraklarını seçim bahanesiyle talan etmek serbesttir. Hangisinde siyasi parti başkanları kral padişah gibi değişmez. Hangisinde iktidara gelenler, demokrasiden birden çark edip karşı çıktıklarını korumaya çalışır. Hangisinde yapı kendisini tahrip edecek duruma seyirci kalır, sakince sorun kendinize.
2-Prof. Dr. İonna Kuçuradi 20 Mart’ta Buca Eğitim Fakültesi Konferans Salonunda “Felsefe Açısından Atatürk Devrimleri ve Laiklik.” Başlıklı bir konuşma yaptı. Çalışmalarında “değer” kavramını irdeleyen, “İnsan ve Değerleri” “Sanata Felsefeye Bakmak” ve “Etik” gibi kitapları olan Kuçuradi’nin konuşması, günümüz tartışmalarına çözüm oluşturacak, gerilimi azaltacak öneriler içeriyordu. 1924 Tevhidi Tedrisat kanununun hazırlanma sürecini değer kavramını ile ele aldı İonna Kuçuradi. Çok önemli bir saptamada bulundu; Atatürk’ün “değer”in yapısını iyi kavradığını, değişik toplum birimlerince birbirlerine karşıt nitelikteki değerlerin yerine üçüncü bir değer önermek gerektiği konusundaki yargısıyla toplumsal çatışmalara neden olan sorunlara akılcı çözümler getirdiğini ileri sürdü. Bu o denli önemli bir önerme ki, bir çok sorunun çözülmesinde bize düşünsel bir olanak sağlıyor. Düşünün bir toplum içinde bir kesim bir değeri öne çıkarmaya çalışıyor, ama bu değer bir başka kesimin önemsediği bir başka değerle çatışıyor. Eğer çözüm bulunmazsa toplum önemli bir gerginlik yaşayacak. Burada yapılması gereken bu çatışan değeri yok sayıp yerine birleştirici yeni bir değer önermek olmalı. Tevhidi Tedrisat yani Eğitimde Birlik yasası işte bu düşünceyle gündeme geldi. Geleneksel eğitimle çağdaş eğitim taleplerini çatışmaya meydan vermeden çözen yaklaşım diğer alanlar için de değerlendirilmeli.
Toplumu germek, çatışma noktalarını çoğaltmak yerine, insanı temel alan, onun gelişimini sağlayacak ortak değerler bulmaya çalışmak gerektiği kanısındayız. Sizin düşünceniz inancınız yaşama biçiminiz bir başkasına dayatılacak bir değer olarak önerilemez. Önce değer olarak ileri sürdüğünüz şeyin toplum açısından değeri nedir yoksa sadece sizin için mi değerdir konusunu çok çok düşünmelisiniz. Hayata kaba biçimler vermek yerine kavramların ne olduğu konusuna kafa yormak, yaşanılacak güzel bir ülke, güzel bir dünya yaratmak için zorunludur kanısındayım. İonna Kuçaradi’nin konuşması önemliydi.
3- Her şeyi bilme ve tribüne oynama hastalığından kurtulamayanlara ne olanak verseniz boşuna. Kendilerince içten olsalar da, ortaya çıkan sonuç çevreyi yaralıyorsa, oturup düşünmeliler. Vurgulamakta yarar var. Herkes demokrat, laik, yurtsever. Herkes iyi. Ama neden sonuçlar bizi sevindirmiyor? Neden eline olanaklar geçenler, birden her şeyi bilme hastalığına yakalanıyorlar? Bu kentte futbolcular, basketçiler, şarkıcılar kadar ressamlar heykeltıraşlar, seramikçiler sinemacılar tiyatrocular da yaşıyor. Eğer biz de kendimizi anlatamıyorsak, eğer bizim de sesimiz oralara gelmiyorsa vah vatandaşın haline. Ne kadar yırtınsa boş. Sanatçıyı yorgun dünyalarının eğlencesi sananların, eğlence dünyası ile sanat dünyasını karıştırdıklarını düşünüyoruz. Sanat düşünce üretmektir her şeyden önce, yorgun dinlendirmekten daha önemli işler yapar. ( Anlayana. )
4- Sanatçılar toplumun vicdanını oluştururlar. Sanatçılar endişeliyse, sanatçılar boş verdiyse, sanatçıların ilgilerinde kaymalar varsa, iyi bilin orada önemli bir şeyler oluyordur. Şairler neyin şiirini yazıyorlar, iyi okuyun. Ressamlar neyin peşinde. Yazarlar ne yazıyor, ne söylüyor . Bu günlerde hangi müzik dikkati çekiyor. Sanatçı sezgisi bu denli önemli midir? Örneğin Orhan Veli “Dalgacı Mahmut” şiirinde anlatır şairi. “İşim gücüm budur benim, Gökyüzünü boyarım her sabah, Hepiniz uykudayken. Uyanır bakarsınız ki mavi. / Deniz yırtılır kimi zaman, Bilmezsiniz kim diker; Ben dikerim./ Dalga geçerim kimi zaman da, O da benim vazifem; Bir baş düşünürüm başımda, Bir mide düşünürüm midemde, Bir ayak düşünürüm ayağımda, Ne halt edeceğimi bilemem.” Sanatçının görevi diğer insanların ilgilerine girmeyen alanlarda onların yerine onlar için düşünmek ve üretmektir. Duymuşsunuzdur, “Tiyatro; ‘insanı insana, insanca anlatan’ sahne sanatıdır.” Bu tanım kimin bilmiyorum. Tiyatro diğer sanatlardan nesnesinin insan olmasıyla ayrılır. Şimdi Performans , Fluxus, Hepining gibi sanat etkinlikleri düşünüldüğünde insanın nesne olarak kendisini seçtiği sanat alanları genişliyor denebilir mi acaba? İnsan kendi sınırlarını her alanda genişletmeye çalışıyor. Yaşadıklarını da bir yolunu bulup anlatmak derdinde. Bu hiç değişmedi. Sanat insancıl değerlerin peşindedir. Evrensellik budur sanatta. İnsan her yerde insandır çünkü. Kültürel farklılarıyla, derilerinin renkleriyle, insanı varsıllaştırırlar. Bu nedenle bir başka kültürde üretilmiş ürünler çağ ve coğrafya farkına karşın bizi etkiler. İnsan olarak birbirimizi anlamamızı kolaylaştırırlar. Sanatçıların desteklemediği yönetimler kendilerini sorgulamalı. Buna karşın yönetimde kalacaklarsa farkında olmadan otoriter bir yönetime doğru koşarak gidiyorlar demektir.
Değerler Ve Gündem
Bedri KARAYAĞMURLAR
www.bedrikarayagmurlar.com
1- Güzel günlere gitmeli ülkem ama öyle hızlı gündemi değişiyor ki endişeleniyorum. Gündemin hızla değiştiği ve yaşananların hızla unutulduğu bir ülkede yaşamak hem güzel hem de endişe verici. Bu apaçık gelişme sancıları yaşayan dinamik, ancak yolu yordamı olmayan bir durumu anlatıyor. Bir düşünün ekonomik tercihlerimiz liberal gözükse de yaşadıklarımızın liberalizmle ilgisini kurmak zor. Hangi liberal modeldeki ülkede ekonominin yarısı yer altındadır, hangi ülkede vergi vermemek, ülke topraklarını seçim bahanesiyle talan etmek serbesttir. Hangisinde siyasi parti başkanları kral padişah gibi değişmez. Hangisinde iktidara gelenler, demokrasiden birden çark edip karşı çıktıklarını korumaya çalışır. Hangisinde yapı kendisini tahrip edecek duruma seyirci kalır, sakince sorun kendinize.
2-Prof. Dr. İonna Kuçuradi 20 Mart’ta Buca Eğitim Fakültesi Konferans Salonunda “Felsefe Açısından Atatürk Devrimleri ve Laiklik.” Başlıklı bir konuşma yaptı. Çalışmalarında “değer” kavramını irdeleyen, “İnsan ve Değerleri” “Sanata Felsefeye Bakmak” ve “Etik” gibi kitapları olan Kuçuradi’nin konuşması, günümüz tartışmalarına çözüm oluşturacak, gerilimi azaltacak öneriler içeriyordu. 1924 Tevhidi Tedrisat kanununun hazırlanma sürecini değer kavramını ile ele aldı İonna Kuçuradi. Çok önemli bir saptamada bulundu; Atatürk’ün “değer”in yapısını iyi kavradığını, değişik toplum birimlerince birbirlerine karşıt nitelikteki değerlerin yerine üçüncü bir değer önermek gerektiği konusundaki yargısıyla toplumsal çatışmalara neden olan sorunlara akılcı çözümler getirdiğini ileri sürdü. Bu o denli önemli bir önerme ki, bir çok sorunun çözülmesinde bize düşünsel bir olanak sağlıyor. Düşünün bir toplum içinde bir kesim bir değeri öne çıkarmaya çalışıyor, ama bu değer bir başka kesimin önemsediği bir başka değerle çatışıyor. Eğer çözüm bulunmazsa toplum önemli bir gerginlik yaşayacak. Burada yapılması gereken bu çatışan değeri yok sayıp yerine birleştirici yeni bir değer önermek olmalı. Tevhidi Tedrisat yani Eğitimde Birlik yasası işte bu düşünceyle gündeme geldi. Geleneksel eğitimle çağdaş eğitim taleplerini çatışmaya meydan vermeden çözen yaklaşım diğer alanlar için de değerlendirilmeli.
Toplumu germek, çatışma noktalarını çoğaltmak yerine, insanı temel alan, onun gelişimini sağlayacak ortak değerler bulmaya çalışmak gerektiği kanısındayız. Sizin düşünceniz inancınız yaşama biçiminiz bir başkasına dayatılacak bir değer olarak önerilemez. Önce değer olarak ileri sürdüğünüz şeyin toplum açısından değeri nedir yoksa sadece sizin için mi değerdir konusunu çok çok düşünmelisiniz. Hayata kaba biçimler vermek yerine kavramların ne olduğu konusuna kafa yormak, yaşanılacak güzel bir ülke, güzel bir dünya yaratmak için zorunludur kanısındayım. İonna Kuçaradi’nin konuşması önemliydi.
3- Her şeyi bilme ve tribüne oynama hastalığından kurtulamayanlara ne olanak verseniz boşuna. Kendilerince içten olsalar da, ortaya çıkan sonuç çevreyi yaralıyorsa, oturup düşünmeliler. Vurgulamakta yarar var. Herkes demokrat, laik, yurtsever. Herkes iyi. Ama neden sonuçlar bizi sevindirmiyor? Neden eline olanaklar geçenler, birden her şeyi bilme hastalığına yakalanıyorlar? Bu kentte futbolcular, basketçiler, şarkıcılar kadar ressamlar heykeltıraşlar, seramikçiler sinemacılar tiyatrocular da yaşıyor. Eğer biz de kendimizi anlatamıyorsak, eğer bizim de sesimiz oralara gelmiyorsa vah vatandaşın haline. Ne kadar yırtınsa boş. Sanatçıyı yorgun dünyalarının eğlencesi sananların, eğlence dünyası ile sanat dünyasını karıştırdıklarını düşünüyoruz. Sanat düşünce üretmektir her şeyden önce, yorgun dinlendirmekten daha önemli işler yapar. ( Anlayana. )
4- Sanatçılar toplumun vicdanını oluştururlar. Sanatçılar endişeliyse, sanatçılar boş verdiyse, sanatçıların ilgilerinde kaymalar varsa, iyi bilin orada önemli bir şeyler oluyordur. Şairler neyin şiirini yazıyorlar, iyi okuyun. Ressamlar neyin peşinde. Yazarlar ne yazıyor, ne söylüyor . Bu günlerde hangi müzik dikkati çekiyor. Sanatçı sezgisi bu denli önemli midir? Örneğin Orhan Veli “Dalgacı Mahmut” şiirinde anlatır şairi. “İşim gücüm budur benim, Gökyüzünü boyarım her sabah, Hepiniz uykudayken. Uyanır bakarsınız ki mavi. / Deniz yırtılır kimi zaman, Bilmezsiniz kim diker; Ben dikerim./ Dalga geçerim kimi zaman da, O da benim vazifem; Bir baş düşünürüm başımda, Bir mide düşünürüm midemde, Bir ayak düşünürüm ayağımda, Ne halt edeceğimi bilemem.” Sanatçının görevi diğer insanların ilgilerine girmeyen alanlarda onların yerine onlar için düşünmek ve üretmektir. Duymuşsunuzdur, “Tiyatro; ‘insanı insana, insanca anlatan’ sahne sanatıdır.” Bu tanım kimin bilmiyorum. Tiyatro diğer sanatlardan nesnesinin insan olmasıyla ayrılır. Şimdi Performans , Fluxus, Hepining gibi sanat etkinlikleri düşünüldüğünde insanın nesne olarak kendisini seçtiği sanat alanları genişliyor denebilir mi acaba? İnsan kendi sınırlarını her alanda genişletmeye çalışıyor. Yaşadıklarını da bir yolunu bulup anlatmak derdinde. Bu hiç değişmedi. Sanat insancıl değerlerin peşindedir. Evrensellik budur sanatta. İnsan her yerde insandır çünkü. Kültürel farklılarıyla, derilerinin renkleriyle, insanı varsıllaştırırlar. Bu nedenle bir başka kültürde üretilmiş ürünler çağ ve coğrafya farkına karşın bizi etkiler. İnsan olarak birbirimizi anlamamızı kolaylaştırırlar. Sanatçıların desteklemediği yönetimler kendilerini sorgulamalı. Buna karşın yönetimde kalacaklarsa farkında olmadan otoriter bir yönetime doğru koşarak gidiyorlar demektir.
13 Şubat 2008 Çarşamba
düş işte
Bedri KARAYAĞMURLAR
açık bir gecede
uçuk şarkılar dilimizde
düş işte
ne sen varsın ne gece
uzaklara gidiyorsun
yeşiller kanatıyorsun
doğa yazıyorsun ellerine
bir de yalnızlık
yanında değilim ya
amazonlaşıyorsun
ben de atlar çiziyorum
mavilere boyuyorum hepsini
akşamüstü mavilerine
hüzün mavilerine
hepsini sana veriyorum
mavi bir kısrağa dönüşüyorsun
denizler geçiyorum seninle
uzak gecelere giriyoruz
sokuluyorsun sıcak ve uysal
soyunup amazonluğundan
terim akıyorsun
hızlı ve uzun koşulardan yorgun
düş işte
ne at var ne deniz
özlemini kırbaçlıyorum
terkimde türküsün
ışık akıyorsun
usulca gözlerine dokunuyorum
sabah oluyor
düş işte
masmavi geliveriyorsun
Bedri KARAYAĞMURLAR
açık bir gecede
uçuk şarkılar dilimizde
düş işte
ne sen varsın ne gece
uzaklara gidiyorsun
yeşiller kanatıyorsun
doğa yazıyorsun ellerine
bir de yalnızlık
yanında değilim ya
amazonlaşıyorsun
ben de atlar çiziyorum
mavilere boyuyorum hepsini
akşamüstü mavilerine
hüzün mavilerine
hepsini sana veriyorum
mavi bir kısrağa dönüşüyorsun
denizler geçiyorum seninle
uzak gecelere giriyoruz
sokuluyorsun sıcak ve uysal
soyunup amazonluğundan
terim akıyorsun
hızlı ve uzun koşulardan yorgun
düş işte
ne at var ne deniz
özlemini kırbaçlıyorum
terkimde türküsün
ışık akıyorsun
usulca gözlerine dokunuyorum
sabah oluyor
düş işte
masmavi geliveriyorsun
3 Şubat 2008 Pazar
Başlıksız.
Değinmeler Şubat 2008
Bedri KARAYAĞMURLAR
http://bedrikarayagmurlar.blogspot.com
1- Uzun zamandır görüşemedik. Yazmak bir tür alışkanlık. Konuşmak gibi. Sizlerle konuşmak güzel, geri dönüşleri olmasa bile; yalnızken konuşmak gibi, kimsenin dinlemediği kalabalıklarda söylenmek gibi olsa da güzel. Üstelik kuru gürültü değil yazmak, sorumluluğunu üstlendiniz sözlerdir hepsi. Ben söylemedim diyemezsiniz. Bu nedenle yazmak bir sorumluluktur. Yazan okuyan bir toplum, rüzgara karışmış sözlerle yönetilmekten kurtulur. Hakkettiği gibi yaşamaya başlar. İşte bu nedenle önemsiyorum yazmayı.
2- Yazamadığım dönemde yaşadığım yoğunluk nedeniyle galiba biraz fazla yoruldum. Amaçlı işleriniz sizi yorsa da gönlünüz rahattır, onların yorgunluğu çabucak geçer. Hiç aklınıza gelmeyen işlerle yorarlarsa sizi, bir türlü geçmez yorgunluğunuz. Herkesin işi kendine önemlidir. Bunda kuşku yok. Eğer yaptıklarınızın ilgili olduğu alandaki durumdan haberiniz yoksa, sizden iyi yapan yoktur. Bu nedenle de kendinizi kaf dağında görebilirsiniz. Bu yanılgıyı ayırt edemediğiniz için de, sürekli haksızlığa uğradığınızı düşünürsünüz ya da hakkettiğinizi sandığınızı alabilmek için garip ilişkilerden medet umarsınız. Ve sonuçta sap saman karışır. İlginç bir ülkedir memleketim. Değerler bir kez karıştı mı işlerin içinden çıkılmaz olur. Neyin sanat, neyin bilim, neyin politika, neyin ahlak olduğu anlaşılmaz olur. Bunlardan size yansıyanlarla yorulursunuz. Hep birlikte anlamsız biçimde yoruyoruz kendimizi.
3- İzmir’in önemli sanatçılarından Şeref Bigalı’nın son sergisi Selçuk Yaşar Sanat Galerisi’ndeydi. Şeref Bigalı kendine özel davranış, yaşayış biçimi olan ilginç sanatçılardandı. Onun ömrünün son yıllarını geçirdiği, çalıştığı atölyesi Akdeniz Tekstil’in Basmane’deki binalarının gara bakan alt katında. Orada bir grup sanatçı ve sanat severle bir gönül birliği kurmuş. Ölümünden sonra grup dağılmamış, aynı mekanda, Bigalı’nın çalışmalarının portrelerinin arasında sessizce çalışıyorlar. Bu birliğin sürmesinde iki kişinin payı çok büyük . Nükhet Anadol Tatari ve Nursel Alyanak. Alçakgönüllü bir birliktelik içinde dostlarıyla, Bigalı’nın dünyasında buluşmayı sürdürüyorlar. Bütün yorgunluklarım içinde onlarla paylaştığım saatlerin beni dinlendirdiğini söyleyebilirim. O atölye ışığıyla havasıyla rahatlatıyor beni. Kentler sanatçılarıyla ve bellekleriyle kent olurlar. Yerel yönetimlere önerim, sınırları içinde yaşayan sanatçıların unutulmaması için, onların yaşadıkları mekanların önüne birer plaket çaksınlar. Şimdi bu atölyenin önünde “Şeref Bigalı Resim Atölyesi” yazıyor. Bu tabelanın yanına ya da onun yerine “Şeref Bigalı burada çalıştı.” Yazan bir plaket çakılmalı.
4- İzmir Expo 2015’hazırlanıyor. İlgililer expo için ellerinden geleni yapıyor. Ülke ülke geziyorlar. Toplantılar, sunular filmler hazırlanıyor. Bu istekli tutum hepimizi umutlandırıyor. Anlamak istediğim ve anlayamadığım bir şey var bu konuda. İzmir son iki yıl içinde çok sayıda uluslararası kültür sanat etkinliklerine ev sahipliği yaptı. Merakımı bağışlasınlar. Futbolcuları basketçileri destekleyen, bazı şarkıcılara konserler verdiren , gösteriler düzenlemeye çalışan; bütün bunlar için yayınlar yapan, para harcayan Büyükşehir yöneticileri kültür sanat olayları için neden fiilen hiçbir destek vermez? Eğer Expo 2015 için tanıtım toplantılarına giden yöneticiler, gerçekleşen etkinliklerin kataloglarını basıp, filmlerini resimlerini tanıtımlarda kullanmış olsaydılar, daha ucuza, nitelikli tanıtım yapmış olmazlar mıydı?. Bunu bize söylemeseler de kendi içlerinde tartışıp, yanıtlamalılar. Bizden söylemesi. Onlar tartışmazsa, bilmeliler ki, biz sanatçılar bu durumu kendi aramızda tartışmaya devam edeceğiz.
5- Yazılanların okunmadığını düşünüyorum. “Değinmeler”i iki yıl boyunca sürdürdüm. Bir çok konuya değindik. Özellikle yerel yönetimler ve sanat konusunda çok sayıda yazı ürettik. Neden hiç geri dönen olmadı, bilmiyorum. Eskiden kurumların basın büroları olurdu; şimdi halkla ilişkiler büroları var. Bu bürolarda çalışanlar, kurumlarıyla ilgili değerlendirmeleri yöneticilere hiç aktarmazlar mı, merak ediyorum. Baudrillard’ın saptadığı, gerçekliğini yitirmiş dünyada, yöneticilerin yalnızca basında, onları öven yazıları derlemeleri, yönetimlerini değerlendirme olanağını ellerinden alıyor galiba. Rahat olsunlar onlar adına biz değerlendiriyoruz.
27 Ocak 2008 Buca
Bedri KARAYAĞMURLAR
http://bedrikarayagmurlar.blogspot.com
1- Uzun zamandır görüşemedik. Yazmak bir tür alışkanlık. Konuşmak gibi. Sizlerle konuşmak güzel, geri dönüşleri olmasa bile; yalnızken konuşmak gibi, kimsenin dinlemediği kalabalıklarda söylenmek gibi olsa da güzel. Üstelik kuru gürültü değil yazmak, sorumluluğunu üstlendiniz sözlerdir hepsi. Ben söylemedim diyemezsiniz. Bu nedenle yazmak bir sorumluluktur. Yazan okuyan bir toplum, rüzgara karışmış sözlerle yönetilmekten kurtulur. Hakkettiği gibi yaşamaya başlar. İşte bu nedenle önemsiyorum yazmayı.
2- Yazamadığım dönemde yaşadığım yoğunluk nedeniyle galiba biraz fazla yoruldum. Amaçlı işleriniz sizi yorsa da gönlünüz rahattır, onların yorgunluğu çabucak geçer. Hiç aklınıza gelmeyen işlerle yorarlarsa sizi, bir türlü geçmez yorgunluğunuz. Herkesin işi kendine önemlidir. Bunda kuşku yok. Eğer yaptıklarınızın ilgili olduğu alandaki durumdan haberiniz yoksa, sizden iyi yapan yoktur. Bu nedenle de kendinizi kaf dağında görebilirsiniz. Bu yanılgıyı ayırt edemediğiniz için de, sürekli haksızlığa uğradığınızı düşünürsünüz ya da hakkettiğinizi sandığınızı alabilmek için garip ilişkilerden medet umarsınız. Ve sonuçta sap saman karışır. İlginç bir ülkedir memleketim. Değerler bir kez karıştı mı işlerin içinden çıkılmaz olur. Neyin sanat, neyin bilim, neyin politika, neyin ahlak olduğu anlaşılmaz olur. Bunlardan size yansıyanlarla yorulursunuz. Hep birlikte anlamsız biçimde yoruyoruz kendimizi.
3- İzmir’in önemli sanatçılarından Şeref Bigalı’nın son sergisi Selçuk Yaşar Sanat Galerisi’ndeydi. Şeref Bigalı kendine özel davranış, yaşayış biçimi olan ilginç sanatçılardandı. Onun ömrünün son yıllarını geçirdiği, çalıştığı atölyesi Akdeniz Tekstil’in Basmane’deki binalarının gara bakan alt katında. Orada bir grup sanatçı ve sanat severle bir gönül birliği kurmuş. Ölümünden sonra grup dağılmamış, aynı mekanda, Bigalı’nın çalışmalarının portrelerinin arasında sessizce çalışıyorlar. Bu birliğin sürmesinde iki kişinin payı çok büyük . Nükhet Anadol Tatari ve Nursel Alyanak. Alçakgönüllü bir birliktelik içinde dostlarıyla, Bigalı’nın dünyasında buluşmayı sürdürüyorlar. Bütün yorgunluklarım içinde onlarla paylaştığım saatlerin beni dinlendirdiğini söyleyebilirim. O atölye ışığıyla havasıyla rahatlatıyor beni. Kentler sanatçılarıyla ve bellekleriyle kent olurlar. Yerel yönetimlere önerim, sınırları içinde yaşayan sanatçıların unutulmaması için, onların yaşadıkları mekanların önüne birer plaket çaksınlar. Şimdi bu atölyenin önünde “Şeref Bigalı Resim Atölyesi” yazıyor. Bu tabelanın yanına ya da onun yerine “Şeref Bigalı burada çalıştı.” Yazan bir plaket çakılmalı.
4- İzmir Expo 2015’hazırlanıyor. İlgililer expo için ellerinden geleni yapıyor. Ülke ülke geziyorlar. Toplantılar, sunular filmler hazırlanıyor. Bu istekli tutum hepimizi umutlandırıyor. Anlamak istediğim ve anlayamadığım bir şey var bu konuda. İzmir son iki yıl içinde çok sayıda uluslararası kültür sanat etkinliklerine ev sahipliği yaptı. Merakımı bağışlasınlar. Futbolcuları basketçileri destekleyen, bazı şarkıcılara konserler verdiren , gösteriler düzenlemeye çalışan; bütün bunlar için yayınlar yapan, para harcayan Büyükşehir yöneticileri kültür sanat olayları için neden fiilen hiçbir destek vermez? Eğer Expo 2015 için tanıtım toplantılarına giden yöneticiler, gerçekleşen etkinliklerin kataloglarını basıp, filmlerini resimlerini tanıtımlarda kullanmış olsaydılar, daha ucuza, nitelikli tanıtım yapmış olmazlar mıydı?. Bunu bize söylemeseler de kendi içlerinde tartışıp, yanıtlamalılar. Bizden söylemesi. Onlar tartışmazsa, bilmeliler ki, biz sanatçılar bu durumu kendi aramızda tartışmaya devam edeceğiz.
5- Yazılanların okunmadığını düşünüyorum. “Değinmeler”i iki yıl boyunca sürdürdüm. Bir çok konuya değindik. Özellikle yerel yönetimler ve sanat konusunda çok sayıda yazı ürettik. Neden hiç geri dönen olmadı, bilmiyorum. Eskiden kurumların basın büroları olurdu; şimdi halkla ilişkiler büroları var. Bu bürolarda çalışanlar, kurumlarıyla ilgili değerlendirmeleri yöneticilere hiç aktarmazlar mı, merak ediyorum. Baudrillard’ın saptadığı, gerçekliğini yitirmiş dünyada, yöneticilerin yalnızca basında, onları öven yazıları derlemeleri, yönetimlerini değerlendirme olanağını ellerinden alıyor galiba. Rahat olsunlar onlar adına biz değerlendiriyoruz.
27 Ocak 2008 Buca
İstanbul Dışında Sanat ve Expo 2015
Egelife Şubat 2008
“Birikimi Önemsemek ya da Ayrıntı Olarak Görünmek”
İstanbul Dışında Sanat ve Expo 2015
Bedri KARAYAĞMURLAR
www.bedrikarayagmurlar.com
2. Egeart Sanat Günleri bitti. Mümtaz Sağlam, Halil Yoleri, Bingül Başarır, Sabit Baytan, Faden Kuddusioğlu ile çıktığımız yolda sanatçılar olarak üzerimize düşeni yapmaya çalıştık. Sanatsal çerçeveyi çizmek, etkinliğin niteliğini korumak için çaba harcadık. Etkinlik içindeki panel ve sunumlarda üzerimize düşeni yapmaya çalıştık.
Başlıktaki konuyu, Eleştirmen Kaya Özsezg’in yönettiği, benimle birlikte Ramazan Bayrakoğlu, Reşat Başar, Zeynep Yasa Yaman’ın katıldığı bir panelde değerlendirdik. Panel süresi tartışmaya yetmedi. Aşağıdaki metinden yola çıkarak anlatmaya çalışacağımız düşüncelerimiz bizde kaldı. Bu düşüncelerimi değerlendirmeye açmak istiyorum.
Expo 2015’e aday İzmir’in, kültür sanat konusunda değerlendireceği daha çok konu var.
1- Neden İstanbul?
Yahya Kemal’e sormuşlar, “Ankara’nın nesini seversiniz?” diye; o da, “İstanbul’a dönüşlerini.” demiş.
İstanbul bütün olumsuzluklarına karşın, üzerinde yaşadığı coğrafya ve kültürden kaynaklanan ilgi odağı olmayı bugün de sürdürüyor. Taşı toprağı altın sözü gerçekleştirildi (mi acaba). Rant öylesine yüksek ki, herkesin gözü üzerinde. Her yapılan ranta dönüşüyor. İş merkezleri, sermaye merkezleri, kültür merkezleri orada. Orada olmayanlar da bir yolunu bulup gitmeye veya yaklaşmaya çalışıyorlar. Bu sanat ve sanatçı için de böyle. Bir süredir İstanbul dünya sanatının önemli merkezleri arasında ilgi görmeye başladı.
Tartışılabilecek o denli çok yanı var ki İstanbul’un, hem iyi hem de kötü. Kışkırtıcı, güzel ve çekici. Bir o kadar da tehlikeli.
2- İstanbul’da Sanat.
İstanbul’da sanat nasıldır? İstanbul sanatı diye özel bir sanat türü var mı acaba? İstanbul’da yaşayanlar, İzmir’de, Ankara ‘da, Adana’da, Antalya’da yaşayanlardan daha değişik bir kaynaktan beslenen ve bunu üstün yetenekleriyle özel bir yapıya kavuşturan insanlar mı? Eğer böyle düşünürseniz İstanbul’da olmaktan başka şansınız yoktur. Çünkü İstanbul Türkiye de en çok sanat etkinliğinin yapıldığı, en çok sanatçının yaşadığı, en çok yayın organının, en çok izleyicinin, en çok alıcının bulunduğu dünyanın sayılı metropollerinden biridir. Bu nedenle İstanbul’da sanatla ilgili bir yığılma olduğunu görmek ve söylemek doğaldır. Bu büyük yığının, bu büyük kütlenin içinde amaca isteğe uygun olanların bulunması doğal sayılmalı. Nicel büyüklüğün, nitel birikimi barındırma olasılığı daha çok olabilir. Örneğin iki kilo fındığın içindeki iyi fındık sayısı, bir kilo fındıktaki iyi fındıktan daha çoktur. Bu önermeyi olumsuzluk biçimde de söyleyebiliriz. İki kilo fındıktaki bozuk fındık sayısı her koşulda bir kilodakinden daha fazladır. Bu sembolik çözümleme girişimini derinleştirmeliyiz. Sanat, özel yapısı yanında toplumla bağı nedeniyle özel bir yapılanma da gösterir. Böyle olduğunda İstanbul’daki yoğunluk içinde gerçekleşenler elbet önemlidir. Ancak, İstanbul’daki kötü yığılmanın bir çok alanı deforme ettiği de apaçık ortadadır. İstanbul’da trafik kötüdür. İstanbul’ da inşaat kalitesi toplamda iyi değildir. İstanbul bir çok olumsuzluğu barındırır. İstanbul, Türkiye’nin sanatsal rahatsızlıklarının da kaynağıdır bu anlamda. Sanat olarak sunulmaya çalışılan şeylerin, basın, galerici ve alıcı nitelikleri nedeniyle, ne ölçüde sanat oldukları İzmir’e göre daha endişe vericidir. Basın yayın olanakları nedeniyle, kolayca her yere adı sanı ulaşan bir çok kişinin yaptıklarının, hediyelik eşya sınırlarını aşmakta zorlandığını da söylemek mümkün. Bu konuda birikimli olanlar dışında kalan, sanat beğenisi oluşmamış izleyici ve alıcıları yönlendirmek oldukça kolaydır. Galerilerin duvarlarını, depolarını tıka basa dolduran ışıltılı boya gösterisine dönüşmüş, dekoratif, beğenide 19. Yüzyılı geçemeyen çalışmaların, sanat yapıtının ne olduğu konusundaki tartışmalarda örnek olarak seçilme olasılıkları nedir acaba? Eğer bütün bu yığının içinde alınıp satılanların, izlenenlerin çoğunun sanat sözüyle açıklamaya çalıştığımız kavrama yerleşmeleri mümkün değilse nereye yerleşmeleri gerekir? Sanatsal bir tat içerenlerin çoğunun hobi sanat ya da ticaret nesnesi sanat(hediyelik eşya) olarak nitelenmesi durumunda, bu konudaki yoğunluğun da tartışılmayacak biçimde İstanbul’da olduğunu ileri sürebiliriz.
3- İstanbul Dışında Sanat Mümkün mü?
İstanbul dışındaki oluşumlarda durum, İstanbul’dan değişik değil. Sadece yoğunlukları değişik. Ancak İstanbul’la kıyaslandığında kirlenme şansı düşük olan yerlerdeki sanatçı öznenin yaratılarının, sanatsal düzeyinin olumluyu temsil ettiğini düşünüyorum. Sanat yapıtlarının giderek hediyelik eşyaya dönüşmesi, sanatçılığın belirli merkezlerce onaylanmış kimlikler olarak anlaşılması, oldukça önemli bir tehlikeyi barındırıyor. Örneğin İzmir’deki sanatçının satma şansı düşüktür. Çoğunun bir galeri tarafından satma kaygısıyla yönlendirilmesi söz konusu değildir. Bu nedenle kendileriyle ilgili olanın peşindedirler.
4- Ayrıntı Olmak ya da Birikime Dayanmak.
Bu alt başlık bize oldukça ilginç geldi. Sanatın nerede yapıldığı, nerede yaşadığı ya da barındığı ile ilgili bir anıştırma cümlesi olduğunu düşünebiliriz. “Ya da” bağlacıyla açıklanmaya çalışılan bir tercih mi, bir durum mu? İstanbul dışında sanatın, ikisinden biri olmakla ilgili bir durumumu var acaba? Ya da şöyle mi anlamalıyız: “Birikimi önemseyenler İstanbul dışında olanı bir ayrıntı olarak algılanırlar.” Bu biraz ileri gitmiş bir cümle oldu galiba. Şöyle mi anlamalıyız? “Birikimi önemsiyorsanız İstanbul’da olmak zorundasınız, değilseniz bir ayrıntı olursunuz.” Neyin ayrıntısı? İstanbul ‘da olan sanatın mı? İstanbul dışında gümbür gümbür gelen, görkemli bir birikim var. Bu birikim, ticaret kaygılarının dışında ele alınabilse keşke.
Sanatın tarihsel uzamsal karakteri hep göz önünde bulundurulmalı. İstanbul dışında sanatçı yokmuş gibi davranan ya da koca İzmir’de kendi tanıdıklarının dışında sanatçı olmadığını düşünenlere şunu söylemek istiyorum. Burada lav püskürten bir yanardağ var , hiçbir gazetede patladığı yazılmıyor diye sizce patlamamış mı sayılmalı? Ben, sanat çevrelerinin İstanbul dışına daha çok bakmalarını öneririm.
5- Expo 2015 ve İzmir’de Sanat
Expo 2015 ile ilgili daha çok şey yapılacak ve konuşulacak. Bugüne dek İzmir’de yapılan sanatsal etkinlikleri Expo 2015 kapsamında değerlendiremeyen ilgililer şimdi kendi yönlendirdikleri etkinlikler düzenlemeye çalışacaklar. Oysa daha dün üst üste gerçekleşen 1. ve 2. İzmir Bienalleri (Buca Eğitim Fakültesi Görsel Sanatlar Buluşması); İzmirPort, 1. ve 2. Egeart ve Uluslararası Seramik Sempozyumu gibi uluslararası etkinlikleri görmezden gelen ilgililer, Expo 2015’in İzmir’e kazandırılması çalışmalarında bu etkinlikleri destekleyip portföylerine ekleseydiler elleri daha sağlam olurdu kuşkusuz. Ve Milano önünde kültür sanat etkinliklerinin yoğunluğunu vurgulayarak önemli kazanımlar sağlayabilirlerdi.
Ekonominin sanatın yatırımların tek merkezde toplandığı bir ülke bir riski de göze alıyor demektir. İzmir’de son yıllarda yapılanlar Expo 2015 hedefi de dikkate alınarak değerlendirilmeli ve İzmir çekim alanına dönüşmeli.
“Birikimi Önemsemek ya da Ayrıntı Olarak Görünmek”
İstanbul Dışında Sanat ve Expo 2015
Bedri KARAYAĞMURLAR
www.bedrikarayagmurlar.com
2. Egeart Sanat Günleri bitti. Mümtaz Sağlam, Halil Yoleri, Bingül Başarır, Sabit Baytan, Faden Kuddusioğlu ile çıktığımız yolda sanatçılar olarak üzerimize düşeni yapmaya çalıştık. Sanatsal çerçeveyi çizmek, etkinliğin niteliğini korumak için çaba harcadık. Etkinlik içindeki panel ve sunumlarda üzerimize düşeni yapmaya çalıştık.
Başlıktaki konuyu, Eleştirmen Kaya Özsezg’in yönettiği, benimle birlikte Ramazan Bayrakoğlu, Reşat Başar, Zeynep Yasa Yaman’ın katıldığı bir panelde değerlendirdik. Panel süresi tartışmaya yetmedi. Aşağıdaki metinden yola çıkarak anlatmaya çalışacağımız düşüncelerimiz bizde kaldı. Bu düşüncelerimi değerlendirmeye açmak istiyorum.
Expo 2015’e aday İzmir’in, kültür sanat konusunda değerlendireceği daha çok konu var.
1- Neden İstanbul?
Yahya Kemal’e sormuşlar, “Ankara’nın nesini seversiniz?” diye; o da, “İstanbul’a dönüşlerini.” demiş.
İstanbul bütün olumsuzluklarına karşın, üzerinde yaşadığı coğrafya ve kültürden kaynaklanan ilgi odağı olmayı bugün de sürdürüyor. Taşı toprağı altın sözü gerçekleştirildi (mi acaba). Rant öylesine yüksek ki, herkesin gözü üzerinde. Her yapılan ranta dönüşüyor. İş merkezleri, sermaye merkezleri, kültür merkezleri orada. Orada olmayanlar da bir yolunu bulup gitmeye veya yaklaşmaya çalışıyorlar. Bu sanat ve sanatçı için de böyle. Bir süredir İstanbul dünya sanatının önemli merkezleri arasında ilgi görmeye başladı.
Tartışılabilecek o denli çok yanı var ki İstanbul’un, hem iyi hem de kötü. Kışkırtıcı, güzel ve çekici. Bir o kadar da tehlikeli.
2- İstanbul’da Sanat.
İstanbul’da sanat nasıldır? İstanbul sanatı diye özel bir sanat türü var mı acaba? İstanbul’da yaşayanlar, İzmir’de, Ankara ‘da, Adana’da, Antalya’da yaşayanlardan daha değişik bir kaynaktan beslenen ve bunu üstün yetenekleriyle özel bir yapıya kavuşturan insanlar mı? Eğer böyle düşünürseniz İstanbul’da olmaktan başka şansınız yoktur. Çünkü İstanbul Türkiye de en çok sanat etkinliğinin yapıldığı, en çok sanatçının yaşadığı, en çok yayın organının, en çok izleyicinin, en çok alıcının bulunduğu dünyanın sayılı metropollerinden biridir. Bu nedenle İstanbul’da sanatla ilgili bir yığılma olduğunu görmek ve söylemek doğaldır. Bu büyük yığının, bu büyük kütlenin içinde amaca isteğe uygun olanların bulunması doğal sayılmalı. Nicel büyüklüğün, nitel birikimi barındırma olasılığı daha çok olabilir. Örneğin iki kilo fındığın içindeki iyi fındık sayısı, bir kilo fındıktaki iyi fındıktan daha çoktur. Bu önermeyi olumsuzluk biçimde de söyleyebiliriz. İki kilo fındıktaki bozuk fındık sayısı her koşulda bir kilodakinden daha fazladır. Bu sembolik çözümleme girişimini derinleştirmeliyiz. Sanat, özel yapısı yanında toplumla bağı nedeniyle özel bir yapılanma da gösterir. Böyle olduğunda İstanbul’daki yoğunluk içinde gerçekleşenler elbet önemlidir. Ancak, İstanbul’daki kötü yığılmanın bir çok alanı deforme ettiği de apaçık ortadadır. İstanbul’da trafik kötüdür. İstanbul’ da inşaat kalitesi toplamda iyi değildir. İstanbul bir çok olumsuzluğu barındırır. İstanbul, Türkiye’nin sanatsal rahatsızlıklarının da kaynağıdır bu anlamda. Sanat olarak sunulmaya çalışılan şeylerin, basın, galerici ve alıcı nitelikleri nedeniyle, ne ölçüde sanat oldukları İzmir’e göre daha endişe vericidir. Basın yayın olanakları nedeniyle, kolayca her yere adı sanı ulaşan bir çok kişinin yaptıklarının, hediyelik eşya sınırlarını aşmakta zorlandığını da söylemek mümkün. Bu konuda birikimli olanlar dışında kalan, sanat beğenisi oluşmamış izleyici ve alıcıları yönlendirmek oldukça kolaydır. Galerilerin duvarlarını, depolarını tıka basa dolduran ışıltılı boya gösterisine dönüşmüş, dekoratif, beğenide 19. Yüzyılı geçemeyen çalışmaların, sanat yapıtının ne olduğu konusundaki tartışmalarda örnek olarak seçilme olasılıkları nedir acaba? Eğer bütün bu yığının içinde alınıp satılanların, izlenenlerin çoğunun sanat sözüyle açıklamaya çalıştığımız kavrama yerleşmeleri mümkün değilse nereye yerleşmeleri gerekir? Sanatsal bir tat içerenlerin çoğunun hobi sanat ya da ticaret nesnesi sanat(hediyelik eşya) olarak nitelenmesi durumunda, bu konudaki yoğunluğun da tartışılmayacak biçimde İstanbul’da olduğunu ileri sürebiliriz.
3- İstanbul Dışında Sanat Mümkün mü?
İstanbul dışındaki oluşumlarda durum, İstanbul’dan değişik değil. Sadece yoğunlukları değişik. Ancak İstanbul’la kıyaslandığında kirlenme şansı düşük olan yerlerdeki sanatçı öznenin yaratılarının, sanatsal düzeyinin olumluyu temsil ettiğini düşünüyorum. Sanat yapıtlarının giderek hediyelik eşyaya dönüşmesi, sanatçılığın belirli merkezlerce onaylanmış kimlikler olarak anlaşılması, oldukça önemli bir tehlikeyi barındırıyor. Örneğin İzmir’deki sanatçının satma şansı düşüktür. Çoğunun bir galeri tarafından satma kaygısıyla yönlendirilmesi söz konusu değildir. Bu nedenle kendileriyle ilgili olanın peşindedirler.
4- Ayrıntı Olmak ya da Birikime Dayanmak.
Bu alt başlık bize oldukça ilginç geldi. Sanatın nerede yapıldığı, nerede yaşadığı ya da barındığı ile ilgili bir anıştırma cümlesi olduğunu düşünebiliriz. “Ya da” bağlacıyla açıklanmaya çalışılan bir tercih mi, bir durum mu? İstanbul dışında sanatın, ikisinden biri olmakla ilgili bir durumumu var acaba? Ya da şöyle mi anlamalıyız: “Birikimi önemseyenler İstanbul dışında olanı bir ayrıntı olarak algılanırlar.” Bu biraz ileri gitmiş bir cümle oldu galiba. Şöyle mi anlamalıyız? “Birikimi önemsiyorsanız İstanbul’da olmak zorundasınız, değilseniz bir ayrıntı olursunuz.” Neyin ayrıntısı? İstanbul ‘da olan sanatın mı? İstanbul dışında gümbür gümbür gelen, görkemli bir birikim var. Bu birikim, ticaret kaygılarının dışında ele alınabilse keşke.
Sanatın tarihsel uzamsal karakteri hep göz önünde bulundurulmalı. İstanbul dışında sanatçı yokmuş gibi davranan ya da koca İzmir’de kendi tanıdıklarının dışında sanatçı olmadığını düşünenlere şunu söylemek istiyorum. Burada lav püskürten bir yanardağ var , hiçbir gazetede patladığı yazılmıyor diye sizce patlamamış mı sayılmalı? Ben, sanat çevrelerinin İstanbul dışına daha çok bakmalarını öneririm.
5- Expo 2015 ve İzmir’de Sanat
Expo 2015 ile ilgili daha çok şey yapılacak ve konuşulacak. Bugüne dek İzmir’de yapılan sanatsal etkinlikleri Expo 2015 kapsamında değerlendiremeyen ilgililer şimdi kendi yönlendirdikleri etkinlikler düzenlemeye çalışacaklar. Oysa daha dün üst üste gerçekleşen 1. ve 2. İzmir Bienalleri (Buca Eğitim Fakültesi Görsel Sanatlar Buluşması); İzmirPort, 1. ve 2. Egeart ve Uluslararası Seramik Sempozyumu gibi uluslararası etkinlikleri görmezden gelen ilgililer, Expo 2015’in İzmir’e kazandırılması çalışmalarında bu etkinlikleri destekleyip portföylerine ekleseydiler elleri daha sağlam olurdu kuşkusuz. Ve Milano önünde kültür sanat etkinliklerinin yoğunluğunu vurgulayarak önemli kazanımlar sağlayabilirlerdi.
Ekonominin sanatın yatırımların tek merkezde toplandığı bir ülke bir riski de göze alıyor demektir. İzmir’de son yıllarda yapılanlar Expo 2015 hedefi de dikkate alınarak değerlendirilmeli ve İzmir çekim alanına dönüşmeli.
24 Ekim 2007 Çarşamba
Güdümlü Olan Sanat Olmaz
Değinmeler Kasım 2007-10-24
Güdümlü Olan Sanat Olmaz.
Bedri KARAYAĞMURLAR
karayagmurlar@gmail.com
1- İnsanlarımızın canı yanmaya devam ediyor. Hangi nedenle olursa olsun, bir canın ölümüne neden olmak anlaşılır bir şey değil. Korku salmak için en kalabalık yerlere bombalar koymak, bu ülkenin askerine pusu kurmak aklı başında hiç kimsenin onaylayacağı davranışlar olamaz. İşe girdiği ilk gün yaşamdan koparılan bir gencin canına kıyan nasıl biridir acaba. Evlerinde oğullarının dönüşünü beklerken, şimdi uykusuz gecelere dağıtılmış insanlar kimi mutlu eder? Bu ülke emperyalistlere karşı verilen savaşla kurulmuş bir ülke. Şimdi onun içinden bazıları emperyalistlerden yardım alarak bağımsız mı olacaklar?
2- Ülke için canını veren binlerce insanın gözünün içine baka baka ülke için, insanımız için kılını kıpırdatmayanlar, dahası “Bir avuç daha kaldırsam.” diye düşünenler nasıl insanlardır? Ranttan ve duyarsızlıktan beslenenler, keyifli yaşamlarında bir de görgüsüzlüklerini dışa vurmuyorlar mı arsızca, onlar için de utanıyorum. Haberleri olsun.
3- Bunca can sıkıcı, üzücü şeylerin içinde, güzel şeyler de oluyor. Örneğin şiirler yazılıyor. Besteler, resimler yapılıyor. Sanatçılar sessizce çalışıyorlar. Duyulmadığında olmadığını düşünmeyin. Sessizce işliyor saat. Bir odada yalnız biri, umutla ve inançla boyuyor, yazıyor, çiziyor, okuyor. Bir başka odada başka biri. Başka biri daha. Çıkarsız. Sadece olsun diye. Kimselerin duyması da olası değil çoğu yapılanı. Ne albenili yaşamları, ne de bir yerleri var. Basın çok satma derdinde. Sanatçı, bilim adamı, düşünür insan derdinde. Şu sanat haberlerinin bölge eklerinde kullanılması eni konu canımı sıkıyor. Bilmem kimin hiç kimseyi ilgilendirmeyen saçmalıkları manşetten ana baskıda yer alır da, sanatçının canından dişinden etinden yarattığı iki satırla bölge ekinde geçiştirilir. Sanatçının bölgesi kenti köyü olur mu? Burada yapılan resim Karslıyı ilgilendirmez mi? Burada oynayan oyun Edirneli için değil mi?.. Herkesi sanat haberlerinin ulusal basında değerlendirilmesi için çalışmaya çağırıyorum.
4- Bu da nerden çıktı demeyin. Eylül sonunda İstanbul Pera Sanat Galerisi’nde sergim vardı. Açılışta gelenler, sonra karşılaştıklarım hep soruyorlar “ İzmir’de neden bir şey olmuyor?” diye. İzmir’de bir şey olmuyor mu? Durmadan oluyor , üstelik güzel şeyler oluyor. Ulusal basın haber yapmadığı için bizden başka duyan olmuyor sadece. Ben de onlara sordum her seferinde: “ Bir yanardağ yeniden etkin olsa ve haber olmasa, yani biz duymasak, patlamamış mı olacak?” Düşünün İzmir’de üç milyonun üstünde insan yaşıyor. İki tane sanat eğitimi veren kurum var. Bir sürü sanat etkinliği gerçekleşiyor. Sadece plastik sanatlarla uğraşan derneğe kayıtlı yüzden çok sanatçı var. Diğer alanları da düşünün. Sizce bir şey olmuyor mu? Basında falancanın bilmem nesi kadar yer almaya hak kazanmaz mı bu kadar çaba. Sanatçılar da örgütlenmeli. Sesleri çok çıkmalı. İz Grubu böyle bir gereksinimden doğmuştu. Dernekler olmalı. Vakıflar Kulüpler Sanatevleri olmalı. Ve hep beraber bağırmalılar. Balkonda bilmem neresi gözüktü diye manşet olanlardan daha çok yer almalılar basında.
5- İzmir Bienali’nin hazırlıklarını sürdürüyoruz. Kavramsal sanat adına yapılan saçmalıkları ve ayan beyan kendilerini uluslararası güçlerin sanat temsilcilerine beğendirme telaşında olanların aymazlıkları süredursun, biz de çalışıyoruz. Kavramsal Sanat’a karşı olmadığımızı 1. İzmir Bienalinde izlediniz umuyorum. Geçen yıl Hacettepe Üniversitesi Ulusal Sanat Sempozyumunda da anlattım bunları. “Sanatta Kavram..” başlıklı yazımı bulup okuyabilirsiniz. Yeteneksiz beceriksiz ve felsenin “f”sinden anlamayanların kavramsal sanat yapıyorum diye kendilerini yabancıların sözcülüğüne adamalarına karşıyız. Hale Tenger’in basın toplantısında konuşulanları ilgiyle izledik. İstanbul Bienali’nin ne kadar “iyi niyetli” bir yaklaşım oluşturduğunu da ilgiyle izledik. Hanrou’nun bienal bildirisinde boyunu aşan değerlendirmeler yapması ve bienale alınan işlerin içinde bazılarının açık açık şimdi çok sıcak olan bazı konuları kaşıma girişiminde bulunduklarını şaşkınlıkla izledik. Neymiş “ Bazı konular tartışılmalıymış.” Anadolu devrimini bilmeyen, kurtuluş savaşı kavramından haberi olmayan biri bizim adımıza mı tartışacak. Üstelik bunu söyleyenler konuyla ne denli ilgisiz olduklarını da açıklıyorlar böylece. Seksen öncesine bakın. Bu konular o kadar çok tartışıldı ki, bugün konuşulanlar kahve muhabbeti bile olmaz onların yanında. Yine de tartışmaya varız. Ancak bizi bir şeylere alıştırmaya çalışan uluslararası sermayenin sözcülerinin bu konuda söyleyecek sözleri olduğunu düşünmüyorum.
6- Yeni sanat döneminin geleceği hazırlayan başarılı yaratılarla sürmesini diliyorum. İzmir bir kültür kenti olma yolunda ilerleyecek. Bir de yöneticilerin futboldan başka şeyler olduğunu anlamaları mümkün olsa.
24 Ekim 2007 İzmir
Güdümlü Olan Sanat Olmaz.
Bedri KARAYAĞMURLAR
karayagmurlar@gmail.com
1- İnsanlarımızın canı yanmaya devam ediyor. Hangi nedenle olursa olsun, bir canın ölümüne neden olmak anlaşılır bir şey değil. Korku salmak için en kalabalık yerlere bombalar koymak, bu ülkenin askerine pusu kurmak aklı başında hiç kimsenin onaylayacağı davranışlar olamaz. İşe girdiği ilk gün yaşamdan koparılan bir gencin canına kıyan nasıl biridir acaba. Evlerinde oğullarının dönüşünü beklerken, şimdi uykusuz gecelere dağıtılmış insanlar kimi mutlu eder? Bu ülke emperyalistlere karşı verilen savaşla kurulmuş bir ülke. Şimdi onun içinden bazıları emperyalistlerden yardım alarak bağımsız mı olacaklar?
2- Ülke için canını veren binlerce insanın gözünün içine baka baka ülke için, insanımız için kılını kıpırdatmayanlar, dahası “Bir avuç daha kaldırsam.” diye düşünenler nasıl insanlardır? Ranttan ve duyarsızlıktan beslenenler, keyifli yaşamlarında bir de görgüsüzlüklerini dışa vurmuyorlar mı arsızca, onlar için de utanıyorum. Haberleri olsun.
3- Bunca can sıkıcı, üzücü şeylerin içinde, güzel şeyler de oluyor. Örneğin şiirler yazılıyor. Besteler, resimler yapılıyor. Sanatçılar sessizce çalışıyorlar. Duyulmadığında olmadığını düşünmeyin. Sessizce işliyor saat. Bir odada yalnız biri, umutla ve inançla boyuyor, yazıyor, çiziyor, okuyor. Bir başka odada başka biri. Başka biri daha. Çıkarsız. Sadece olsun diye. Kimselerin duyması da olası değil çoğu yapılanı. Ne albenili yaşamları, ne de bir yerleri var. Basın çok satma derdinde. Sanatçı, bilim adamı, düşünür insan derdinde. Şu sanat haberlerinin bölge eklerinde kullanılması eni konu canımı sıkıyor. Bilmem kimin hiç kimseyi ilgilendirmeyen saçmalıkları manşetten ana baskıda yer alır da, sanatçının canından dişinden etinden yarattığı iki satırla bölge ekinde geçiştirilir. Sanatçının bölgesi kenti köyü olur mu? Burada yapılan resim Karslıyı ilgilendirmez mi? Burada oynayan oyun Edirneli için değil mi?.. Herkesi sanat haberlerinin ulusal basında değerlendirilmesi için çalışmaya çağırıyorum.
4- Bu da nerden çıktı demeyin. Eylül sonunda İstanbul Pera Sanat Galerisi’nde sergim vardı. Açılışta gelenler, sonra karşılaştıklarım hep soruyorlar “ İzmir’de neden bir şey olmuyor?” diye. İzmir’de bir şey olmuyor mu? Durmadan oluyor , üstelik güzel şeyler oluyor. Ulusal basın haber yapmadığı için bizden başka duyan olmuyor sadece. Ben de onlara sordum her seferinde: “ Bir yanardağ yeniden etkin olsa ve haber olmasa, yani biz duymasak, patlamamış mı olacak?” Düşünün İzmir’de üç milyonun üstünde insan yaşıyor. İki tane sanat eğitimi veren kurum var. Bir sürü sanat etkinliği gerçekleşiyor. Sadece plastik sanatlarla uğraşan derneğe kayıtlı yüzden çok sanatçı var. Diğer alanları da düşünün. Sizce bir şey olmuyor mu? Basında falancanın bilmem nesi kadar yer almaya hak kazanmaz mı bu kadar çaba. Sanatçılar da örgütlenmeli. Sesleri çok çıkmalı. İz Grubu böyle bir gereksinimden doğmuştu. Dernekler olmalı. Vakıflar Kulüpler Sanatevleri olmalı. Ve hep beraber bağırmalılar. Balkonda bilmem neresi gözüktü diye manşet olanlardan daha çok yer almalılar basında.
5- İzmir Bienali’nin hazırlıklarını sürdürüyoruz. Kavramsal sanat adına yapılan saçmalıkları ve ayan beyan kendilerini uluslararası güçlerin sanat temsilcilerine beğendirme telaşında olanların aymazlıkları süredursun, biz de çalışıyoruz. Kavramsal Sanat’a karşı olmadığımızı 1. İzmir Bienalinde izlediniz umuyorum. Geçen yıl Hacettepe Üniversitesi Ulusal Sanat Sempozyumunda da anlattım bunları. “Sanatta Kavram..” başlıklı yazımı bulup okuyabilirsiniz. Yeteneksiz beceriksiz ve felsenin “f”sinden anlamayanların kavramsal sanat yapıyorum diye kendilerini yabancıların sözcülüğüne adamalarına karşıyız. Hale Tenger’in basın toplantısında konuşulanları ilgiyle izledik. İstanbul Bienali’nin ne kadar “iyi niyetli” bir yaklaşım oluşturduğunu da ilgiyle izledik. Hanrou’nun bienal bildirisinde boyunu aşan değerlendirmeler yapması ve bienale alınan işlerin içinde bazılarının açık açık şimdi çok sıcak olan bazı konuları kaşıma girişiminde bulunduklarını şaşkınlıkla izledik. Neymiş “ Bazı konular tartışılmalıymış.” Anadolu devrimini bilmeyen, kurtuluş savaşı kavramından haberi olmayan biri bizim adımıza mı tartışacak. Üstelik bunu söyleyenler konuyla ne denli ilgisiz olduklarını da açıklıyorlar böylece. Seksen öncesine bakın. Bu konular o kadar çok tartışıldı ki, bugün konuşulanlar kahve muhabbeti bile olmaz onların yanında. Yine de tartışmaya varız. Ancak bizi bir şeylere alıştırmaya çalışan uluslararası sermayenin sözcülerinin bu konuda söyleyecek sözleri olduğunu düşünmüyorum.
6- Yeni sanat döneminin geleceği hazırlayan başarılı yaratılarla sürmesini diliyorum. İzmir bir kültür kenti olma yolunda ilerleyecek. Bir de yöneticilerin futboldan başka şeyler olduğunu anlamaları mümkün olsa.
24 Ekim 2007 İzmir
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)