29 Ocak 2017 Pazar

EgeArt’ın Bizim İçin Anlamı*







Bedri Karayağmurlar

Platon ve Aristo’nun bütün baskılardan uzak, felsefe dersleri yaptığı ve değişik konuları tartıştıkları kurumlar giderek günümüzün üniversitelerine dönüştüler. Bu anlamda üniversite, düşünce üretilen, bilimsel araştırmaların yapıldığı, dini ve politik baskıların dışında kalan kurumlar oldukları sürece, evrensel işlevlerini yerine getirebilir. Hangi konuda olursa olsun, konusuna kuşkuyla yaklaşmak üniversitenin doğası gereğidir.
Toplum, üç temel yapı üzerinde biçimlenir; bunlar aynı zamanda insan doğası ile uyumlu yapılardır. İnsanlar, değişmez, güveneceği ve kuşkuya yer vermeyen yapılara gereksinim duyar. Özellikle anneye güvenle başlayan daha sonra aile ile kurumsal güvene kavuşan insan, kendisini saran, kuşatan, oba, aşiret gibi kurumlarla varlığını güvende görmek ister. Gelişmiş toplumlarda devletle birlikte sivil toplum örgütleri, bu anlamda önemli kurumlardır. Bu kurumların içinde en önemli yapılarda biri de kuşkusuz inanç sistemleri ve dinlerdir. Değişmez güçlü din, tartışmasız inanılmasını ister. Bu kurumlar işlevlerini birbirlerine devretmeden, birlikte insanın güven duygusunu beslerler.
İnanç duygusunu destekleyen kurumlar, kuşku ile işleyen bilim kurumları yanında, gelişimin gizil gücünü ortaya çıkaran en önemli insan davranışı, yeni oluşumlar için var olanı redetmektir. Var olana duyulan bağlılık ve kabul, değişimin yaratılmasında sorun yaratır. Kabul ve kuşkunun yanındaki ret, bu anlamda insanın ve kurduğu yapıların temel taşlarından biridir ve bunu sanat alanı üstlenir. Bu kurumlardan biri diğerlerinin işlevlerini üstlenerek onları yok saydığında, kendi varlığı da tehlikeye düşer.

Gelişmiş dünyaya ayak uydurmakta geç kalmamıza neden olan etkenlerin başında, bize göre, insanın temel yaşama yönelimlerini temsil eden kurumların işlevlerinin, sadece birine yüklemeye çalışılmasıdır. Bu durum, bilim ve sanatın, başka türlü söylersek, özgür yaratıcı düşüncenin gelişmesini de engellemiştir. Gelişmiş ülkelerle aramızdaki gelişmişlik farkı, kurtuluş savaşı sonrası kurulan cumhuriyetle birlikte kapatılmaya çalışılmıştır. Bu çabada üniversitelerin yükümlülükleri yadsınamaz.
Kentler, halkın yaşam kalitesine katkı sağlayan meydanları, spor alanları kadar; müzeleri, konser salonları, sinemaları, tiyatroları, sergi salonları, kütüphaneleri ile kent olmayı başarır. Üniversiteler, diğer kurumlar gibi kentlerin önemli kurumlarındadır. Üniversitelerin, yerel yönetimleri kültür merkezleri çoğu zaman işlevlerini yerine getiremez.
“Bir bakın kentlere “kültür sarayı” olarak adlandırılan yerlerin düğün salonu ve kahvehane gereksinimini karşılamak için yapıldığını göreceksiniz. Kültürümüzün bu iki kurumunun dışında bir kültür olduğu kavranmadan kültürlü olmak mümkün mü acaba? Bir zamanlar neredeyse bütün kentlerimizde, kasabalarımızda bulunan kütüphanelerin kapatılması, gençlik tiyatrolarının ortadan kaldırılması, sanki kötü bir senaryonun sahneye konulması gibi gözüküyor.”1
Ege Üniversitesi, topluma ve üniversitenin yapısına katkı sağlayacak, sanatsal kültürel etkinlikleri başarıyla sürdürmesi, incelenmesi gereken önemli bir örnek oluşturuyor bize göre. 60 Yıllık kurumlaşma sürecini, Egeart’ı hayata geçirerek taçlandırdı. Sanat alanında eğitim veren birimlerine, resim öğretmenliği bölümünü katarak, plastik sanatlar alanında da eğitim vermeye başladı. Resim bölümünün kurulması, henüz öğrenci almasa da güzel sanatlar fakültesinin yeniden kurulması, Egeart sürecinin ivme kazandırdığı oluşumlardır bize göre. 2005 Yılında sanat fuarı görüntüsünde yaşama kavuşan EgeArt, Ege Üniversitesi’nin kültür merkezi olarak işlev gören ve genellikle, teknik sorunları nedeniyle gündeme gelen Atatürk Kültür Merkezi’ini de yaşar hale getirdi. Kültür merkezini kuşatan, yapısını olumsuz etkileyen, kültürel yozlaşma örneklerinin, kentin merkezinden sökülmesine katkı yaptı.

Ülkemizde il merkezlerinde en az bir üniversite var. Vakıf üniversiteleri ile birlikte bu sayının iki yüzü bulduğu göz önüne alındığında, yüz ağartıcı bir eğitim düzeyinde olduğumuz düşünülebilir. Üniversite kavramına yakışan ya da eğitim kalitesi, araştırma olanakları, yetişmiş akademisyen kadroları açısından durum nedir diye sormaya bile korktuğumuzu açık yüreklilikle söylemeliyiz. Korkusu okumuşlardan olan akademisyenleri düşündükçe, yüreğimiz sıkışıyor. Bu koşullarda, araştırmalarıyla, eğitim kalitesiyle 60 yıldır işlevini sürdüren Ege Üniversitesi, üniversite olmanın sorumluluklarını yerine getirmede örnek bir oluşumu, ısrarla ve coşkuyla sürdürüyor.

Sanatçılar genellikle, diğer alanlarda olanlarca anlaşılmaz ya da doğru algılanmaz. Onlara göre sanatçılar, yetenekleriyle, kendiliğinden yapıveren, kendilerine hazır verilmişi kullanan ayrıksı kişilerdir. Ayrıksı oldukları doğrudur ancak, bilim insanları ayrıksı değil midir? Bir derviş kadar ayrıksıdır onlar da. Günlük, pratik işlerin dışına çıkıp, üretmek için, tanınmaz ilginç yeni dünyalar kuran ve bunu nesnelleştiren insanın diğer insanlardan değişik olmasından daha doğal ne olabilir?

İfade edilmemiş şeyler yok sayılır Croce’ye göre. Düşünce özgürlüğü bu anlamda ifade özgürlüğü demektir. Düşünceler, bilim ve sanatsal çalışmalarla nesnelleşir ve bu yolla diğer insanlara ulaşır. Hayat böyle ilerler, toplum böyle kültürlenir; insanların aklı bu yolla gerçekliği kavrar; göz, kulak, dil, bu yola estetik bir nitelik kazanır. Bu nedenle, üniversiteler, bilim yanında sanat alanında da çalışmalar yaparlar. Yüksek öğrenimdeki öğrencilerin, tiyatroya, sergiye, küthaneye gitmesinin mümkün olmadığı yerlerde nasıl eğitim yapılır bilemeyiz. Küresel dünyada artık herkesin, her yerde bu olanakları kullanması beklenir günümüzde.

EgeArt, uluslarası sanat etkinliklerini ve sanatçıları, İzmir’e getirerek, bizim sanatçılarımızla paylaşımlar yaşamalarını sağlayarak, önemli bir bilgi ve deneyim paylaşımını gerçekleştirdi. Diğer kentlerdeki sanatçıların çalışmalarının İzmirlilere ulaştırılması da önemli bir kazanım oldu.

İzmir de yaşayan sanatçı ve akademisyenlerin EgeArt içinde aldıkları görevler, Ege Üniversitesi ile sanatçılar arasındaki iletişim ve etkileşimi de sağladı. Bu apaçık, üniversitenin, dışa açılması, örgün çalışmalarını yaygın etkinlik alanları ile birleştirmesi, üniversitenin yapısını ve kalitesini olumlu yönde geliştirmiştir bize göre.

Başladığı günden beri, zaman zaman sanatçı, seçici, danışman ya da konuşmacı olarak katıldığım EgeArt’ın geldiği düzey çok sevindirici, Ege Üniversistesi Rektörü sayın Candeğer Yılmaz’ın değerlendirmesiyle “(-) uluslararası çapta bir sanat organizasyonu olan ve 31 Avrupa ülkesini kapsayan Avrupa Festivaller Birliği’nin sanatsal kaliteyi temsil eden Festivaller İçin Avrupa - Avrupa İçin Festival (Europe for Festivals, Festivals for Europe) – (EFFE) Platformu 2015-2016 Etiketi’ni” kazanan EgeArt, hem ülkemiz, hem İzmir ama özellikle Ege Üniversitesi için sürdürülmesi gerek önemli etkinliklerden biridir.”2 Ege Üniversitesi’nin yerleşkesindeki kültür merkezleri ve galeriler, kurduğu ve yaşattığı müzeler düşünüldüğüne, bilimsel çalışmalar kadar sanat ve kültüre gösterilen ilgi ve harcanan emeğin, üniversitenin bütün kadroları ve öğrencilerini, çağdaş, insana yakışır koşullarda yaşatma ve geliştirme isteği açıkça izlenir. EgeArt’ın kentin kılcal damarlarına dek yayılması, kent kuruluşları ile kotarılan etkinlikler, İzmir’in daha kent olmasını; İzmirlinin, çağdaş dünyaya katılma düzeyini de gösterir kanısındayız. Bu anlamda düşünce üretme ve ifade etme özgürlüğü ile Ege Üniversitesi daha üniversitedir.

Ayvalık 2016          Yayın:21 Ağustos 2016 Pazar
___________________________________________
1- Bedri Karayağmurlar, Değinmeler, Çalı yayınları, s.156, 2009 İzmir
2- Prof. Dr. Candeğer Yılmaz’ın, 6. EgeArt, sunum konuşması, 4 aralık 2015, İzmir
*: Dünden Bugüne EGEART (Ege Üniversitesi Aralık 2005 - Aralık 2015), Ege Üniversitesi Yayınları 2016, s. 46-47

5 Kasım 2015 Perşembe

Fikret Otyam'a Merhaba



                                                                      Bedri Karayağmurlar
                                                                      www.bedrikarayagmurlar.com

 

Sanatçıların ölümü  her zaman acı verir. Onlar toplumun değeri olarak aramızdan ayrıldıklarında bir yanımız eksilir. O, artık ürettiği çalışmaları yapamayacak, söylemek istediklerini söyleyemeyecek demektir. Kültüre, insanlığa  bırakacak kim bilir  neler eksilmiştir.  Onlar toplumun gözü, kulağı, dilidir. Bu nedenle, yol gösteren atasını , babasını yitirince “Kör oldum” der Cemal Süreya. 

Fikret Otyam,  beni  çocukluğumdan beri etkileyen yazarlardan biridir.  Yüksek öğrenime dek, Yaşar Kemal’in röportajları ile başlayan  okuma, Fikret Otyam ve diğerleri ile sürdü. Röportaj, sadece bir  tanıklığın aktarılması ya da bir durumun,  bir  kişinin, konumun tanımı değil, bütün bunları kendine has bir dille yazmak ve yazılanları görsellerle destekleyerek, yapılan bir tür habercilik, bir tür yazarlık işidir. Haber unutulur çoğu zaman ama röportajlar kalır. Onların güncelliği hiç eksilmez.

Elli sonrası başlayan Anadolu insanına değgin tanıklıkların  gazetelerde yayınlanması,  İstanbul ‘dan  Ankara’dan bakınca pek gözükmeyen,  Doğu ve Güneydoğu’yu, Karadeniz’i, Toroslar’ı,  ve  daha bir çok yeri görünür hale getirir.  Edebiyatımızda, Hazım Tepeyran ile başlayan,  Yakup Kadri’nin Yaban’ı, Halide Edip’in Vurun Kahpeye’si gibi  çalışmalarla varsıllaşan  Anadolu anlatılarında, Yaşar Kemal’in İnce Memet’İ bir başyapıt olarak ortaya  çıkar. 

Fikret Otyam’ın polis muhabirliği ile başlayan gazeteciliği, röportaj yazarlığı  bu süreçte oluşur.  Bu çalışmalarını değişik gazetelerde önce tefrika sonra  kitap olarak yayınlar. Ben  de  onları okuyarak oluşturdum ilgilerimi. “Gide gide” dizisi içinde yayınlanan kitaplarla karşılaştım önce.   Öğretmen okulunda başlayan yazına ilgim  yanında resim yapmaya,  fotoğraf çekmeye de başladım. 1969  yılında Çanakkale Öğretmen Okulunu bitirince, atamam için Niğde, Urfa, Mardin, Hakkari yazmamın nedenidir o kitaplar. Atamam, Aksaray’a çok yakın Bor’un Obruk köyüne çıktığında il aylığımla bir daktilo, bir fotoğraf makinası aldım. Ses kaydetmek için almaya niyetlendiğim cihazı bir türlü alamadım. O zaman teypler makaralı ve taşınamayacak kadar büyüktü. Köyle ilgili ilk yazım Ant dergisinde yayınlandığında, Ankara’da yayınlanan  Yeni Gün’e yazmamı istediler,  bu yazarlığımın başlangıcı oldu. Köyde yaptığım röportajları, öyküleri yayınlamakla başlayan süreç, Gazi Eğitim Resim Bölümüne girdikten sonra da sürdü. Yeni Gün’de  hem çalıştım, hem de yazdım.  O zaman bir de Bedri Rahmi’nin atölyesinde olma isteğim vardı ama olamadı. Fikret Otyam’ın atölye hocası Bedri Rahmi’nin, sanıyorum son  kez katıldığı 1973 DRHS sergisine benim de bir çalışmam  kabul edilmişti.  Fikret Otyam (Niğde) Aksaray’lı, ben de Niğdeliyim. İşte  Otyam’la ortaklıklarım. Fikret Otyam Usta’yı bir yazı ile uğurlamak benim açımdan bir kat daha önemli bu yüzden.

Gazeteci, yazar, ressam ve insan  Fikret Otyam, iç içe geçmiş, ilginç serüvenler toplamı  bir yaşam.  Bozkır kasabasından çıkıp, yazmaya, resim yapmaya yönelimle başlayan, yoğunlaşarak artan  ve geride çok sayıda yapıtla noktalanan seksen sekiz yıllık bir ömür.

Hayatın olasılık ve zorunluluklarla oluşmuş bir serüven olduğunu düşünebiliriz. Diğer canlılar için de durum aynı olmakla birlikte, bilinciyle bu oluşumu etkileyebilen insan, hazır bulduğu, sunulan olanaklarla ve karşısına çıkan engellerle  oluşturur kendisini.

Fikret Otyam, 1926’da Aksaray’da  eczacı Vasıf Efendi ile annesi Naciye Hanım’ın üçüncü oğlu, Vasıf Nedim Otyam ve Kemal Otyam’ın kardeşi olarak  dünyaya gelir.  Vasıf Nedim Otyam müzisyen, orkestra şefi , film yönetmeni ve Kemal Otyam şair, yazar  olur. Babası Binbaşı Vasıf  Efendi,  Yemen’de,  Kurtuluş  Savaşı’ında görev almış bir subay ve İsmet İnönü’nün silah arkadaşıdır. Vasıf Bey askerlikten ayrıldıktan sonra, önceleri  İstanbul’da daha sonra Aksaray’da eczacılık yapar.

Babasının eczanesi, Fikret Otyam’a  Anadolu insanını yakından tanıma olanağı sağlar. Eczanede konuşulanları  yazmaya çalışarak ilk yazarlık deneylerini  oluşturur. Her yazar, her sanatçı gerçekte kendi yaşantısını anlatır. Tanıklıkları ve yaşanmışlıkları  anlatma isteğidir  yaratmaya  yönelten. Yaratma isteğini tetikleyen daha  neler vardır Otyam’larda  kim bilir?  Cumhuriyetin ilk yıllarında, eğitimli, olanakları olan bir ailede yaşamak ve bunu yaratıcı etkinliklerle nesnelleştirmeye çalışmada Eczacı Vasıf Bey’in katkısı apaçık gözükmektedir. Fikret Otyam  besbelli,  okul dışı zamanlarında yaptığı eczacı  çıraklığı  süresince iyi  gözlemiştir halkı. Saygı duyarak,  üzülerek, düşünerek kaydetmiştir gözlemlerini. O  yıllar, savaş sonrasının yılları, mübadeleyle giden, okur yazar, meslek sahibi Rumların olmadığı zor yıllardır. Değişik inançların ve etnik grupların bulunduğu Anadolu’da, insanlar, sen kimsin demeden yaşarlar yüzyıllarca, Kurtuluş savaşı ve diğer  savaşlarda, aynı amaçlarla birlikte savaşırlar. Bu farklılıkları bilmeyen Fikret, bir gün bir olay yaşar Aksaray’da.                                                                                                                                      “Çocukluğumda Aksaray’da pazar çarşamba günleri kurulurdu. Eczanemizin önünde. Bir meydan var. Meydana köylüler gelir. Ne satıyorsa; yağdı, yumurtaydı, peynirdi falan… Biz tereyağı çocuğuyuz. Sahtekarlık yoktu o zaman. Mis gibi tere yağlar. Babam ‘Git bir cingil yağ al’ dedi. Cingil şöyle bir bakır kap. Gittim bir adam orada, pos bıyıklı, sigaradan yanmış bıyığı. Üstü başı yırtık ama önündeki yağın üzerindeki bez koladan çıkmış gibi. Tam parayı verirken 60 kuruş mu, 55 kuruş mu, oradan bir kol yapıştı ‘Yürü git’ dedi. Bir baktım müezzin İbrahim Efendi Amca, nur içinde yatsın. ‘Ulan dedi bunlar Alevi, bunlar Kızılbaş. Bunların kestiği yenmez, mekruhtur’ dedi. Hiç kulağımdan gitmiyor. Bugün 88 yaşındayım, bu anlattığım hikaye 7 yaşındayken.” Diye anlatır, bu üzücü durumu.

Kurtuluş savaşı daha dün bitmiş,  Anadolu insanı omuz omuza yarattıkları destanı unutmuş gibidir.  Ötekileştiren bakışlar, olanaklarımızı  o zaman da daralttı. Anadolu, neredeyse bugünlere Etilerden beri süren bir yoksullukla yaşadı. Özellikle 2. Dünya savaşı yıllarında yoksulluk biraz daha  derinleşti.  Savaş ve kıtlık yıllarında çekilenler halkın belleğinden hiç çıkmadı. Fikret Otyam, hastalık, yoksulluk, salgın, kıtlık içindeki insanların yaralarına ilaç olmaya  çalışan babasından öğrenir, insana insanca bakmayı. Bu bakış eğitimi süresince işlenerek bir dünya görüşüne dönüşür.

O dönem,  okula gitmek bile zordur. Çoğu köyde okul bulunmaz, büyükçe köylerdeki okullara  ulaşmak da kolay değildir. Kasabada yaşamak, İsmet İnönü’nün arkadaşı bir  babanın oğlu olmak, herkese nasip olacak bir şans değildir.  Bu nedenle okula gitme ve okuma konusunda sıkıntısı olmaz.  Liseye kadar Aksaray’da okur. Galatasaray Lisesi’ne gitmeyi düşünür ama önce Ankara’da daha sonra Kayseri’de liseyi bitirir. Kayseri Lisesi’ne gitmesine  neden olan ilginç bir olay yaşar. Bu olay  geçmiş dönemlerin yönetici, memurlarının halka bakışını da anlatır.                                                                                Ankara'da öğrenci iken bir okul gezisi sırasında yaşadığı olay, Fikret Otyam'ın eğitim hayatını bambaşka bir yola sokacaktı. Müze gezisinde bir öğrencinin Hitit aslanının ağzına tükürmesi ve öğretmeninin o öğrencinin Fikret Otyam olduğunu sanarak, ‘Pis Anadolulu bunu sen yapmışsındır!’ diye aşağılaması nedeniyle Ankara'dan ve okuldan ayrıldı.”

Kayseri’de öğrenci olduğu dönemde, otobüs durağında tesadüfen tanıştığı Neşet Günal Fikret Otyam’a,  resme duyduğu ilgi nedeniyle, Güzel sanatlar Akademisini önerir. Akademide İbrahim Çallı daha sonra Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun öğrencisi olur. Bu ona yepyeni yollar açılmasını sağlayan önemli karşılaşmalardandır.

Bedri Rahmi, bütün öğrencilerinin dilinde bir efsanedir. Çalışkanlığı, içtenliği, duyarlılığı ile zor bulunur bir sanatçı- öğretmen modelidir.  Yazılar, şiirler yazan, resimde başka yollar denemeyi seven bir sanatçının, ortak ilgileri olan Fikret Otyam’ı etkilememesi düşünülmez sanıyorum. Uzaktan izlediğim, şiirlerini, yazılarını okuduğum, resimlerini gözlerimi dikip anlamaya çalıştığım Bedri Rahmi, beni  bu denli etkilemişken, atölyesindeki Fikret Otyam’ı etkilememesi  düşünülebilir mi hiç?

İşlenecek donanımlarla doğmuş bireyin, karşılaşmaları, çevre olanakları ve daha bir sürü etken çok önemlidir, yaşam çizgisinin oluşumunda. Hele yazmak, resim, müzik gibi sanatsal üretime ilgi, yaratıcılığı tetikleyen etkenlerle , ömür boyu süren bir çabaya dönüşür genellikle.

Kendimden bilirim. Akademide ya da bir başka okulda, sanat alanında eğitim almış  birisi için geçim sağlayacağı alan oldukça  sınırlıdır. Öğretmenlik yapmak, akademisyen olmaya yönelmek,  gazetecilik, fotoğrafçılık, reklam işleri vs. içinde seçim yapmak zorunda  kalırsınız. Her konunun  sığ bakışla  ve çıkarla sulandırıldığı; herkesin ötekileştirilmeye çalışıldığı ülkemizde, sanata, sanatçıya destek sıkıntılıdır. Desteği bir yana bırakın, başınıza gelebilecekler arasında sanatsal üretimi sürdürmek bile zor iştir.

Fikret Otyam da emekli oluncaya dek neredeyse kırk yıl gazetecilik yapar; 1953 yılında Güneydoğu’da gezerek röportajlar yapan Yaşar Kemal’e eşlik eder.  Yaşar Kemalle karşılaşmak, büyük ustanın  çabasına tanıklık az iş değil doğrusu. 1979 yılında gazetecilikten emekli olduktan sonra,  daha çok resim yapmaya başladı.   Onun hayatındaki ayrıntıları herkes  biliyor.

Nakışı, dokuması, boyası, rengi bu kadar güçlü olan bir halkın, iş resme gelince, “Ne anlatıyor?” takıntısı beni her zaman düşündürse de, Fikret Otyam, Anadolu bilgesi, işin bu tarafını kolayca çözdü, çünkü o, her sanatçı gibi kendi yaşantı içeriğinden yola çıkarak yarattı resimlerini. Gezilerinde tanıdığı, yazılarında anlattığı insanları, özellikle de, Anadolu’nun bütün çilesini sırtında taşıyan, iri sürmeli gözlü kadınlarını çizdi. Keçileri çizdi,  çiçekleri çizdi. Çünkü sanatçılık hayata tanıklıktır. Kendisi ve çevresi ile derdi olmayan biri neden resim yapsın,  neden şiir, öykü roman yazsın.   Sanatçılık ne yaparsanız yapın, öncelikle bir dünyayı biçimlendirip, ele güne çıkarmak değil midir?

Fikret Otyam, resim bölümünden sonra, gazeteciliğe başladığında, resim çalışma fırsatı bulamamanın acısını fotoğraflarla  bastırır. Emekli olunca, baskıdan kurtulunca, yeniden yoğunlaşır resim çalışmaları.  Antalya’da Gazipaşa’da Geyikbayırı’nda, keçileri, çiçekleri, ağaçları ile insan ve doğa sevgisinin nesnelleştiği bir dünya yaratır eşiyle. Bu dünya insan ve doğa sevgisi ile dönen bir dünyadır. İnsan sevgisi temelinde de vefa önemli değerdir onun için.  Bir konuşmasında “Vefa, insanlara sevgiyle bağlı kalmaktır. Bakma herkes İstanbul’da semt zanneder Vefa’yı, bozası meşhur. Değildir. Ben de bunu hep anlatırım. Sevgidir. Bazı şeyleri unutmamaktır. Kaç yıl sonra Urfa’dan bir otobüs dolusu çocuk ziyaretime geldiler. Bu vefadır.” İşin sırrı budur bize göre,  resim de şiir de insan için yaratılır, yapılır. Herkes  kendisi için  üretse de, nasılsa, başkalarına  en önemlisi de bütün insanlara kalacaktır. Masamda duran, Stefan Zweig’ın Montaigne’i de böyle söylüyor.

 

Okullarda, sanatı sevdirmek yerine,  şiirden resme kadar  bütün sanat yapıtlarını,  konusu, ana fikri, diyerek tanıtmak, sanat ilgiyi bozdu diye  düşünürüm hep. Keşke sevgiyle, çıkarsız karşılaşsa insanlar,  sanatla ve sanatçıyla. Neşet Günal, Nuri İyem  gibi Fikret Otyam da Anadolu insanının, toprak insanın ve kadınların  portrelerini yapan önemli sanatçılarından biridir  bize göre. Bu ressamların çalışmaları nasıl  yazılıysa aklımda, Yaşar Kemal’in, Fikret Otyam’ın Anadolu’yu karış karış gezerek yazdıkları  da öyle aklımda.

Yazma, resim yapma serüvenimde koşutluklar bulduğum bir usta olarak Fikret Otyam’ı insan yanıyla, sanatçı özellikleriyle anıyorum.
 
                                                                                     Ayvalık  Eylül 2015
 

20 Ekim 2015 Salı

Sanat ve Sanat İçin





                                                                                             

           “gün gün ile barışmalı /  kardeş kardeş duruşmalı /
             koklaşmalı söyleşmeli /korka korka yasamak ne”

           Hasan Hüseyin Kormazgil          

           


Yazıp yazıp siliyorum. Böyle zamanlarda hep elim ayağım dolaşıyor. Ülkemin yüreği yanan insanlarını, bu çatışmaya, bu kıyıma sürükleyenlerin, kana batmış görüntülerini mi  çalışmalı, diyorum.  Sonra da taşeronlar kanda boğulsun; ülkem,  bu dış  tezgahlı oyundan kurtulsun diye cümleler kurup, öyle şaşkın  geziniyorum. Halleşecek,  dertleşecek kimse olmaz bazen. Şiir kitaplarını  açarım, türküler dinlerim. Bir şiirde, bir türküde  derdimizin dermanı, ustaca dilendirilmiştir nasılsa.  

Hayatın güzelliğini ve  geçiciliğini,  insanın  evrenin, dünyanın öylesine doğal bir parçası olduğunu  bu denli güzel anlatan bir şiir bizi düşündürmez mi? Nazım Hikmet’in  “Masalların Masalı”nın tamamını aktarabilseydim keşke.



Su başında durmuşuz./Önce kedi gidecek,/kaybolacak suda sureti./Sonra ben gideceğim,/kaybolacak suda suretim./Sonra çınar gidecek,/kaybolacak suda sureti./Sonra su gidecek/güneş kalacak;/sonra o da gidecek...”(Nazım Hikmet)


Avrupa birliği ülkelerinde gezdiğinizde, kimse size pasaport sormaz; birinden diğerine İzmir den Ankara’ya, İstanbul’dan Diyarbakır’a gider gibi  gidersiniz. Ülkemize kumpas kuranlar, bilmezler mi bunu da, insanları kentleri birbirinden koparmaya çalışırlar.



Her insan bir mucizedir. Dünyaya gelişini düşünün. Yetişmesini. Çevresini, anasını babasını,  sevdiklerini. Nasıl kıyılır bir insana. Acıyı Bal Eyledik’te  neler söylüyor ozan,



 “bak şu bebelerin güzelliğine /kaşı destan /gözü destan /elleri kan içinde” (…)



“hor baktık mi karıncaya /kırdık mı kanadını serçenin /vurduk mu karacanın yavrulusunu /ya nasıl kıyarız insana” (Hasan Hüseyin)



Dünyayı, kirleten de güzelleştiren de insan.   Kendimize sorsak, görkemli uygarlık tarihine bir damla katkı yapacak  çabamız var mı? Dünden söz etmiyorum; şimdi?  Gelişmişliği, yüksek gelir, yeni teknoloji araç kullanmak sayan anlayış öyle yaygınlaştı ki, neredeyse hiç kimsenin kültür sanatla ilgilenesi yok. Eğitimlilerin önemli  bölümü, aydın geçiniyor ama çoğunun, ne şiirden, ne resimden, ne müzikten, ne tiyatrodan haberleri yok. Varsa yoksa kazanmak,  harcamak.  İzmir’in nerdeyse yarısından daha az nüfusa sahip Berlin’de, altmışın üstünde tiyatro, yüzlerce galeri, çok sayıda müze var. Küçücük Zagrep’teki Modern Sanatlar Müzesi’nin bir örneği bizim kentlerimizde de olabilse. Gaziantep’teki Zeugma Mozaik Müzesi’ni  yeni gezdim.  Buluntuların, mozaiklerin sunumu, sunum öncesi  restorasyon  çalışmaları ile gönendim..  Anadolu’da her kent, müze kent olarak izlenebilseydi keşke. Keşke o kentler ranta kurban edilmeseydi de,  kentli olmayı başka biçimde öğrenseydik. Çünkü  kentli olmak,  kalabalık caddelerde gezinmek, sitelerde oturmak, saygısızca araba kullanmak değildir.

Fransız ressam Paul Gauguin'in tablosu 300 milyon dolara satılarak dünya rekoru kırdı

Bir haber: “Fransız ressam Paul Gauguin'in tablosu 300 milyon dolara satılarak dünya rekoru kırdı.”  Kendi sayfamda aşağıdaki  yorumu yaptım, geçenlerde.

"Darısı başımıza; bakalım bizde ne zaman olacak  Derken, düşündüğüm, bizim resimlerimiz bu kadar para edecek mi değildi. Dünya ölçeğinde, yaptıklarımızın ortak kültüre katılmasındaki istekti öncelikle. Çünkü bir ülke, ne denli güçlü ise, sanatçıları da o denli güçlüdür ve diğer insanları o ölçüde etkiler. Giderek daha da küçülecek bir dünyanın kıyısında, her şeyi görüp, sessiz yaşamak kime zor gelmez? Keşke politikacıların da böyle düşleri, beklentileri, programları olsaydı. Keşke toplum olarak bize atılan çalımlara destek vermek yerine, böyle isteklerimiz olsaydı.
Ey, güçlülerin uğruna kurban edilenlerim, kurban bayramınız düşünceli olsun. Dostlukla.” Diyerek  noktalamıştım.

Bayram geçeli haftayı geçti. Bayram sonrası Ayvalık Tasarım Akademisi’nde Atmosfer  Sanat Projeleri kapsamında , “Yıkıcı etkinlik Olarak Sanat” başlıklı bir  konuşma yaptım.  Biz konuşup, biz dinliyoruz  ama  şikayetimiz de yok. İlgilenmeyenlere inat, çalışıyoruz işte. İşte bu  koşullarda,  yazdım bunları.

Hayat böyle, kendi bildiği gibi ilerliyor. Keşke sanat, şiir  ve aşkla yürüse. Sınırların olmadığı bir dünyada, hep barış olsa. Ve insanca yaşamak.
                                                                          Bedri Karayağmurlar

                                                                   www.bedrikarayagmurlar.com


                                                                              İzmir Ekim 2015

20 Aralık 2014 Cumartesi

GÖREN TOPLUM İÇİN


                                                          Bedri KARAYAĞMURLAR

                                                                         www.bedrikarayagmurlar.com

 

Bir Rus  fıkrası olarak anlatılır ama bize de uygun düşüyor. İvan,  kırda bir  başına yürürken,  bir  ses duyar. “Dur.” İvan  şaşırır. Çevresine bakar, ağaçlar, otlar,  çiçekler, tozlu yoldan başka bir  şey  yoktur.  Ses  daha  güçlü  duyulur. “Korkma, bugün senin günün.  Dile benden ne  dilersen.” İvan,  korkuyla  karışık şaşkınlık içinde,  ne  diyeceğini  düşünürken,  ses uyarır. “Yalnız  şunu  unutma,  sana  ne vermişsem,  iki  katını komşun  Pavel’e  vereceğim.” İvan  kararını  açıklar çekinerek.  “Bir  gözümü  kör et.” 

Kendisinden  başka kimsenin bir  şey olmasını istemeyen,  bunun için her türlü   hileye  dümene  başvuranların sayısı  giderek artıyor  ne yazık. Evimdeki  bir onarım için gelen usta,  kendisinden önce yapılmış işlerle  ilgili o kadar çok  ileri  geri  konuşup,  sabrımı taşırmıştı ki; “Usta    başkasını karalayarak,  kendi işini  daha  iyi  yapamazsın.  Sen hiç başlama,  güle güle.”  Demek  zorunda kalmıştım.

Diğerinin  başarısızlığı ile besleneceği  düşünülen bir  başarı,  olsa  olsa,  sığlığın, aptallığın,  beceriksizliğin göstergesi olur. Kendi  yaptığını tek  marifet,  tek  doğru sananın,  algısı  da, aklı da kıttır. Her alanda kazanılmış, başarılmış,  edinilmiş  bunca deney,  bilgi   ve birikim varken,  kendisinden  başka  kimse  yokmuş  gibi  davranan  ve başkalarını karalayan, kim olursa olsun,  bugünlere  gelmemize neden olan kötü zihniyete (anlayış)  sahip  sıradan biridir  gerçekte. Kendini  beğenmişlik  içi  boş bir  şişinme,  kasılma   değil midir? Bu  davranışların, anlayışların arkasında  gerçekte, birikimsizliği,  beceriksizliği  gizleme yok mudur?

Atalarımız, “Kılavuzu karga olanın,  burnu  boktan  kurtulmaz.”  Derken,  bugünlerle  ilgili  de  yol göstermek  istemişlerdir kuşkusuz. Her  nasılsa  egosu  şişmiş, eski  deyimle  “kerameti kendinden menkul” olanların, anlayışlarını,  yaptıklarını tek seçenek gibi  sunmasındaki  sığlık kolayca anlaşılmayabilir belki ama bunun bir yolu olmalı !

12  Eylül döneminin liberal politikaları mı  bozdu insanımızı? Bilmiyorum. 

Kendisine devlet eliyle,  işin aslı  halkın elinden  olanak sağlanmış,  yetki  verilmiş olanlar, ele geçirdikleri olanakları kimseyle paylaşmadan  kullanmanın bir  yolunu  bulurlar. Çünkü,  artık toplumsal  değerler  çoktan yara almış, örnek alınan gelişmiş ülkelerdeki, birey,  toplum, devlet ilişkileri hiç  önemsenmeden,  salt  biçim örnek alınarak,  her şeyi  ele  geçirmek,  şişmiş egonun amacı olmuştur. İşte  bu kargaları  kılavuz  edinenlerin, doğru karar vermesi bu  yüzden,  nerdeyse  olanaksız  hale  gelir.   Bu  kılavuzlar  zaman zaman sanatçı,  zaman zaman politikacı, zaman zaman bilim adamı,  tüccar, iş adamı kılığında görünebilirler.

Şişmiş ego,  kendini beğenmişlik,  narsisizme  dönüştüğünde,  hastalık  çevresine önlenemez zararlar vermeye başlar. Hiçbir yaratıcılığı olmayan ressam,  kendisini dev aynasında  görüp, bir  de başkalarını beğenmez. İki  kitap okumamış politikacı, laf ebeliği ile her şeyi bilen olur. Akademik unvanı, bürokratik unvan  gibi  kullanan birisi, müthiş bir bilim adamı havasında gezer. Sonra işler  gittikçe  kötüye gider. Her şey kapanın elinde kalır.  Kapan, öyle  hakkı  sanır ki  kaptıklarını, kimse  bir  şey kapmasın diye her yolu  dener. Kimse adam olmasın,  kimsenin eli  kolu tutmasın,  yeter ki,  o  tek olsun.  O bir  göze  razıdır, yeter ki, diğerleri  kör olsun.

 Bu bozulmadan nasıl kurtulacağımızı bilemiyorum. Bir yapının oluşması  zordur.  Yapı  varlığını korumak için direnir. Ancak  günün birinde yapıyı sarsan bir oluşum boy vermeye başlar.  Bir  mikrop  girer, bir  hastalık bulaşır.  Bir  kargaşa başlar.  Yıkım hızlıdır. Yapı yıkıldığında ,  bundan  kimler,  neler,  nasıl yararlanır  bilinmez ama yıkıma  neden olan her şey bilinir. Belki  tek göze  razı olanların güçlendiği  körler  toplumunu bir  gün tarih yazar.  Kim bilir.

 
 

                                                                                                Kasım 2014 İzmir
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

5 Şubat 2014 Çarşamba

Geleceği Kavramak


                   



                                                                                  


Giderek belirsizleşen geleceğe doğru savrularak ilerliyoruz. Ekonomik programların yatırım dışı, ranta ve borca dayalı büyümeyi öncelemesi nedeniyle,  işsizliğin,  enflasyonun, devalüasyonun önlenemeyeceği, sürdürülebilir modeller yaratılamayacağı apaçık ortaya çıktı. Eğitim ortalaması 3.5 yıl,  belleği 20 gün olan bir toplumda, etkili beklentilerin oluşmaması nedeniyle,  kısa vadede dönüşümün gerçekleşme olasılığı da pek mümkün gözükmüyor.  Değerleri; birçok etkenin yanında, askeri darbelerle giderek aşınan ve özdensizliğin yaygınlaştığı bir toplumda,  “araba devrilirse devrilsin yeter ki bana bir şey olmasın” diyen insanların aymazlığı da derinleşiyor.

Değerleri kendisi ile sınırlı olanların, toplum içinde bir değeri anlamaları ve korumaları da imkansızlaşır. Ahlak denilen şey, sadece çaresiz kadınların yaşadıkları ile sınırlı olduğu sürece  yeteri kadar anlaşılamaz.  Eğitimli, kültürlü gözükenlerin özdensizliği, ilk mahkum edilmesi  gereken davranışlardır.  Apaçık yüzlerine vurup, bu safralardan kurtulmak gerekir. Toplum içindeki yerlerinin sağlamlığı yanılgısı ile davrananların, kim olurlarsa olsunlar;  sanatçı, politikacı, sanayici, akademisyen  hiç farketmez, toplumsal çürümenin sorumluları olduklarını  kabul etmeleri gerekiyor.

Nerede nasıl davranacağını,  ne konuşacağını bilmeyen birinin kim olduğu önem taşımaz artık.  Safraları atarak,  değer örüntüsü içinde insan ilişkilerini yeniden örmek kaçınılmaz bir sorumluluk gibi  gözüküyor.  Ziya  Paşa’nın  "Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde” (Kişinin aynası eylemidir, sözüne bakılmaz/Kişin akılı eserinde görünür) sözünü hiç unutmadan bakın  çevrenize; mangalda kül bırakmayan, ahkam kesen ama kadına yönelik şiddeti içselleştirmiş, kendi hakkından başka hiçbir hakkı, hukuku tanımayanların, insanlığını, kimliğini çekinmeden sorgulayın. Bu yüzsüzler,  hak etmeden bütün ekonomik değerleri götürürler.  Bunlar,  hiç yetenekleri olmadan her şeyin kendi hakları  olduğunu düşünürler. Bunlar  karşınıza değişik kılıklarda çıkarlar; zaman zaman liboş, zaman zaman entel, zaman zaman politikacı ya da iş adamı görüntüsünde olabilirler.  Çok  dikkat edin, süpürün gitsinler. 

Kokuşma sürdüğü sürece,  ne bilim, ne sanat kendi değerleri ile sürdürülemez. İnanç ve diğer kutsallar yeteri kadar yaşanamaz ve anlaşılamaz. İnsanların içten duygularını kendi çıkarları için kullananları nasıl engelleyebilirsiniz bu koşullarda? Bilim adına söylenenler kutsal yargılar gibi  dayatılır. Sanat olarak sunulanlar, cilalanmış duyarsızlıklar olabilir. Ranttan başka değeri olmayanların hangi politik görüşte olduklarının hiç bir önemi yoktur. Kültürlü eğitimli birinin kadını aşağılamasının, eğitimsiz birinin  kadına uyguladığı şiddetten hiçbir farkı yoktur gerçekte. Bunları çoğaltabilirsiniz.

Toplumsal değişim ve dönüşüm sanıldığı kadar kolay değildir. İnsanın insana saygı duyduğu, evlerde pencerelerin demirsiz olduğu günler çoktan yok oldu. Daha neler yok oldu bir düşünün.   Doğamız, insanlığımız, tarihimiz  her şey aşındıkça aşındı. Bu usul dönüşüm “24 Ocak kararları” ile hızlandı. Şimdi sözde liberal, sözde serbest piyasa ekonomisine, sayısız  üniversiteye sahip, gelişmekte olan(!) bir ülkeyiz.  Demokrasi, insan hakları  ve daha  bilmem ne kadar alan açısından durumumuz yürekler acısı. Bu dünyada  yaşayıp, olup bitenleri görmezden gelerek ayakta kalmak imkansız. Küreselleşen dünyada, ister kabul edin ister etmeyin işler böyle yürüyor. İstediğiniz  gibi  pembe tablolar çizebilirsiniz, ancak,  gerçek yerinizi  görmek için, değişik alanlardaki  durumumuza  bakmamızda yarar var. Boy aynasında kendinden başka kimseyi görmeyen zavallı  narsistin,  kalabalıkların içindeki komik halini getirin gözünüzün önüne.  Şimdi bakın, sanayi üretimde neredesiniz? Okuryazarlıkta neredesiniz? Eğitim alanlarındaki yeriniz neresi? Bilimsel araştırmada yeriniz neresi?  Kaç patent üretebiliyorsunuz? Sanatçılarınızın kaç müzede çalışması var? Olimpiyatlarda kaç madalya alıyorsunuz?  Kişi başına düşen milli geliriniz ne kadar? Gelir dağılımınız ne kadar adil? Vergi adaletiniz  ne halde?  Daha sayalım mı?  Bütün bunlara bakıp kendimize çeki düzen vermek zorundayız. Toplumsal ve bireysel değerlerimizi çerez yaparak yaşamak ne kadar mümkün?

Herkes kendine bakmalı; eğitimli, kültürlü olduğunu düşünenlerin, elde ettiği geliri yalnızca kendi hakkı olarak görenlerin, sorumluluklarını hatırlaması gerekmiyor mu? Geçim derdindeki milyonlarca insanı, hem vatandaş olarak görüp,  hem de onların inançlarından, yoksulluklarından, eğitimsizliklerinden rant çıkarmak ne zaman biter acaba?

Unutmamalıyız: Herkes herkesten ve her şeyden sorumlu.


                                                                                     Bakırköy Şubat 2014



20 Ekim 2013 Pazar

Geri Dönüş




                                       Bedri KARAYAĞMURLAR


2009da gerçekleştirmeyi  tarsarladığım uluslararası etkinlik için yazdığım metin, bir  başka boyutta gerçekleşecek  bir akademik çalışmanın çıkış gerekçesini oluşturacak.


Sanayi Devrimi ve getirdikleri, günümüze dek, bütün yapıcı ve dönüştürücü olanaklarını
sınırsızca kullanarak hem çevreyi, hem de insanı tahrip etti. Camdan, çelikten, betondan
geometrik biçimlere yerleştirdi insanları. Bu uygarlığın bir boyutuydu. Şimdi insan yeniden
doğayla barışmanın yollarını aramak zorunda.
Kaynakları tükenen dünyanın yaşayacağı yeni sorunların neler olacağını tam olarak
bilemesek de, çok sıkıntılı bir döneme doğru ilerlediğimiz söylenebilir. Sanayinin
gereksindiği ham maddeyi doğadan söküp almak yerine, geri dönüşümle kazanmak
giderek önem kazanıyor.
Modern üretime geç katılan, toprağa bağlı üretimi sürdüren ülkelerde teknolojinin ve
sanayinin 20. yüzyılın ikinci yarısında hızla gelişmesi insanların günlük hayatını kolaylaştırmış,uzun vadede yaşadıkları çevreyi ve kentleri olumsuz biçimde değiştirmeye başlamıştır.
Birçok fabrika üretim yaparken çevresine büyük zarar vermektedir. Ortaya çıkan atıkların
dönüştürülmesi, dönüştürülemeyenlerin depolanmasıyla ilgili çalışmalar, sorunlara kısmen
çözüm olsa da, bir boyut sürekli ihmal edilmektedir: İnsan
Aklıyla doğanın karşıtı olan ve onu sürekli biçimlendiren insan, doğanın parçası olarak
yaşadığı dönemde ne denli vahşi olursa olsun, bugünkü kadar acımasız ve saldırgan
olmadı. Doğayla birlikte kendi türüne karşı, çıkardan başka değer tanımayan insan,
yitirdiği yapısını yeniden keşfe çıkmak zorundadır. Kültür sanat etkinliklerine pay ayırmayan
ve bunun önemini anlayamayan sermaye, dünya kaynaklarından aldığı payın karşılığını
ödemiyor, başka insanların payı olan havayı suyu ve diğer değerleri haksız biçimde
kullanıyor demektir. Gittikçe dayanılmaz olan yaşamı kolaylaştırmak için kendi dünyasında
çalışan bilimi, insanları, yine kedisi için anlamaya, doğayı insanlaştırmaya çalışan
sanatçıyı, üretilen değerlerin yaratıcısı ve paydaşı görmeyen sanayi üretimi, vahşi olmaktan kurtulamaz.
Baş edilemeyen teknoloji ve sonuçlarının kültür boyutu oldukça etkili çalışmalarla ele
alınmaya devam ediliyor. Felsefede Alman Okulu düşünürleri, sanatta (özellikle Kübizm
sonrası) artıkların ve atıkların kullanılmasındaki çaba, teknoloji ve kültür sanat ilişkisini
önemli ölçüde biçimlendirmiştir denilebilir. Kübist kolajlardan, hurdalardan yapılan
heykellere ve giderek her türlü artığın, atığın kullanıldığı günümüzdeki çalışmalara dek uzun
bir deneyim var elimizde.
Sanayinin ve teknolojinin ortaya çıkardığı sorunlara çözüm aranmasındaki süreci kısaltmanın
yollarından birisi de, kendisinden kaynaklananların insanlaştırılarak dönüştürülmesidir. Atık ve artıklara insani düzeyde vurgu yapmak, yeni kent ve çevre sorunlarını, sanayi atık ve
artıklarını kullanarak değiştirmek ve dönüştürmek, sanayinin insanın yaşam kalitesine
yaptığı maddi katkıyı estetik boyutla birleştirerek, tinsel anlamda yaşam kalitesini artırmak
bugünün önemli sorunlarından biridir. Yaşanılan küresel krizlere sanat yoluyla çözüm
bulamayız belki ama yaşamı ne olursa olsun kazanmak olarak gören anlayışı, estetik
özneleri çoğaltarak değiştirmenin mümkün olduğuna inanmak istiyoruz.
Geri Dönüş” kavramını bu bağlamda Aristotalesin Poetika”ında kullandığı Peripetie
Baht Dönüşü” kavramıyla da ilişkilendirmek istiyoruz. Bu aynı zamanda tragedyaların asıl
yapısını oluşturan kavramdır. Çağdaş trajedilerin oluşumunda sanayi devriminin payı
yadsınamaz. Nesne olarak kullanılanların, yeniden yararlanmak amacıyla dönüştürülmesi
düşüncesi insanın kendisine de uygulaması gereken işlemlerden biridir. Yabancılaşma,
yalnızlaşma, ötekileşme gibi daha bir çok kavramla anlatmaya çalıştığımız insanın durumu,
sağaltım için harcanan çabalar (bilginin öğrenilmesi: anagnorisis) ile sürekli bir baht
dönüşü, bir tür gel git oluşturmaktadır. İnsanlık anagnorisis ile peripetie arasına sıkışmıştır.
Bizim ve yaşadığımız yerküre için ortaya çıkan trajik durumun anlaşılarak geri dönüş”üm
olanaklarının çağdaş sanatın diliyle bir başka düzlemde tartışılması gerektiğinde
kanısındayız.

1