Bedri Karayağmurlar
Savaşın kapımıza dayandığı, ölümün tırpanının suçsuz insanların üzerinde sallandığı günleri yaşıyoruz.
Dünyaya gelmenin anlamsız olduğunu düşünebilirsiniz. Yaşamın acımasızlıklarına katlanmak, en acısı da öleceğini bile bile yaşamak çok ağır gelebilir. Yaşadığının bilincinde olan ve bu nedenle de öleceğini bilen tek canlı insanın, yaşam ve ölüm arasındaki tedirginlik; bir gün anımsanmamak üzere yok olup gitmesindeki dayanılmazlık, başlangıçtan bu güne insanı uğraştırıyor. Ölümü yadsımak, ölümden sonra da yaşamak istiyor insanlar.Aragon Garaudy’nin bir kitabına yazdığı önsözde bu konudaki düşüncelerini açıklıyor: “Bütün ömrümce, kendi dışımda var olan şeyleri benden önce olmuş, ben göçüp gittikten sonra da ayakta kalacak olan şeyleri dile getirmeye uğraşmış durmuşumdur. Soyut dilde bunun adına gerçekçilik denir ve bundan ,trajik bir edayla söz etmemeye çalışırlar. Gerçekçi kimse bir el kumar oynamaktadır, o bir elde kazanacağı ya da yitireceği şey de , o eli oynayan da kendisidir. Bu yetenekte bir kimse yitirirse her şeyi yitirmiş olur;geriye hiçbir şey kalmaz ondan; siz tutup tam tersini ileri sürseniz de, her insanın gönlünün derinliklerinde, bazı şeylerin kendisinden sonraya kalması,kendisinden sonra ayakta durması, kendisinden sonra bir iz bırakması için bir tutku yatar. Adlarını ağaçlara ,taşlara yazan bir sürü insan yok mu? benim dramım, onların dramı işte.”
Neredeyse bütün inançların, ölümü, sonsuz yaşam olarak sunması; sonsuz yaşamın, maddeden arınmış; sorunsuz yaşama dönüşmesi için ete kemiğe bürünmeyi, bazı zorunlulukları yerine getirmek için katlanılması gereken bir pupa dönemi gibi algılatmaya çalışması şaşırtıcı değil. Sonsuz yaşama renkli kanatlarıyla merhaba diyecek günahsız bir kelebek olmanın özlemiyle, Dünya denilen kozada bütün sıkıntılara katlanmak acı verici ve kışkırtıcı. Ölümlüğü yenmek için inançların vaatlerine sığınan insan , bu dünyanın geçiciliği inancıyla buraya katkıda bulunmadan çekip giderse kalmayı başarabilir ve sonsuzluğu yaşayabilir mi acaba? Yaşamın yapısındaki trajik ikilemi kavramadan yalnızca diazonik bir yönelişle apollonik olanı yani aklı yadsıyarak bu trajediden kurtulmayı bekleyen insan, doğanın yaşamın yapısına ters bir tavır alışla kendi trajedisini de yadsımış olmaz mı?Yaşamı yadsıyan insan için tek mutluluk bir an önce bundan kurtulmak değil midir? “Ormanda dolaşırken bir gün kral Midas , ağaçlar arasında Silenos’u görür; onun üstün bilgeliğinden yararlanmak için peşine düşer; sonunda yakalayınca ona ,”insan için en iyi olan nedir?” diye sorar. Silenos susar.Kral sorusunu üsteleyip durunca , bir kahkaha atar, der ki; “var olmamak, varsa hemen ölmek, yok olmak; budur insan için en iyi olan” Kral Midas susar. Silenos* elleri arasından kayıverir.” Ve trajedisi olmayan düz insanın yaşamın acılarına tevekülle katlanmasındaki anlamsızlık, gerçekte onların yaşamlarını da anlamsız kılar. Oysa yaşamı bütün yönleriyle kavramak, isteğimiz dışında gelişimizi anlamlı bir yaşama dönüştürmek, “ben de yaşadım” diyecek bir iz bırakmak insan olmanın gereklerindendir.
İnsanların içinde sanatçı, yalnızca kendisi için değil ama bütün insanlar adına ölümü nesnelleştirmeye çalışır. İnsanı korkutan bilinmezliktir. İnsan ölünce ne olur. Bilinmez bir sonsuzluğa mı gider; beyin ölümü ile birlikte nesnel dünyanın içinde salt bir nesneye bir organizmaya mı dönüşür? Ölümün ve ölüm sonrasının bilinmezliğini aşmak; kalmak,ölümün yok ediciliğinden kurtulmak için değişik yolar dener insanlar. Bir inanca sahip olabilirler; Mısırın tanrı krallarını düşünün, krallıklarını sonsuzlukta sürdürmek için bizi hala şaşırtan tapınaklar, piramitler, şaşılası mumyalar yapmadılar mı? Neredeyse bütün insanların soylarını sürdürmek için nasıl delice çaba harcadıklarını biliriz. Bir üçüncü yol da sanat , bilim politika ile (vb.) uğraşmak, bu yolla geride kalan insanların belleğinde yaptıklarıyla yaşamayı sürdürmektir. “İnsan kendisini anan son kişi öldüğünde gerçekten ölür.” sözünü daha önce duydunuz mu? Eğer bu doğruysa, ne inanç ne de kendi soyumuzdan insanlar gerçekten bizi ölümden kurtarabilir. Oysa Platon hala konuşuyor. Shakspeare hala aramızda, Leonardo bizimle yaşıyor. Nietzsche kışkırtmayı sürdürüyor. Şimdi bu dünyada yaşadığı halde yaşama katılmayan bir çok insanın daha şimdiden ölüden pek de farkları var mı?
Bilim adamları ne denli iyi niyetli olsalar da onların yaptıkları kötü biçimde kullanılarak doğaya ve insana zarar verilebilir. Şimdi Irak’ta patlayan bombalar teknolojinin gelişmesine katkıda bulunan bilimsel araştırmaların sonucu değil mi? Politikacılar tarih yaparak geleceğe kalmayı başarır; çabalarıyla insanları mutlu edecek oluşumlara, zaman zaman da dünyayı fethetmek gibi garip düşüncelerle milyonlarca insanın yok olmasına da neden olurlar. Oysa sanatçı yaşamı anlamlandıran, onu çoğaltan bir işlev görür. Ölümü anlattığı zaman da bizi daha insan yapar. Bu nedenle Stefan Zweig, dünyayı ele geçiren gerçek fatihlerin komutanlar ya da diğerleri değil, sanatçılar olduğunu ileri sürer.
Ölümü fark etmek yaşamanın değerini kavramak demektir.Gündüz Vassaf “Cehenneme Övgü”de “Ölüm sürecinin farkında olmak, yaşamın uçup giden güzelliğini algılamak demektir. Bu,aynı zamanda,güzelliğin sürekliliğinin farkına varmak demektir çünkü, uçup giden şey, zaman ya da güzellik değil, bireyin kendisidir.” diyor. Çünkü yaşam su gibi akıyor, her gün biraz daha yaklaşıyoruz ölüme, üstelik bilinmez bir zamanda ansızın karşılaşma olasılığımız da ortada. Bir inanca sığınarak, ya da ölümün korkutucu yüzünü unutmaya çalışarak yaşam denilen mucizeyi fark etmeden harcamak ne acı. Asıl acı olan ölüm değil, çünkü o kaçınamadığımız bir olgu. Asıl acı olan yaşamı fark etmemektir
31 Mart 2011 Perşembe
27 Nisan 2009 Pazartesi
25 Nisan 2009 Cumartesi
DEĞİNMELER Mayıs 2009
Kriz Kitap ve Sanat
Bedri Karayağmurlar
1- Ekonomik kriz, hız kesmeden sürüyor. İşsizlik beklenenden bilinenden daha çok. Çok sayıda iş yeri kapandı. Ekonomik büyüme küçülmeye döndü. Bu durumda aklı başında herkes, parasını kurtarmanın yolunu bulmaya, oluşabilecek zararlardan kendini korumaya çalışır. Ne yapar örneğin. Üretimi durdurur. İşçi ve girdi masraflarında kurtulur; elindeki sıcak parayı, ya değer kazanan araçlara yatırır ya da olabildiğince çok taşınamaz satın alır. Bunları bilmek ve uygulamak dahi olmayı gerektirmiyor. Bu koşullarda saydıklarımızın tersini yapanlara ne gözle bakmak gerekir? Ürettiklerinin satılmayacağını bile bile üretimi durdurmuyorsa, ürünlerini tanıtmak için durgun piyasada harcamalar yapmayı sürdürüyorsa, ne denir böyle davranana? İş bilmez, akılsız ve daha bilmem neler. Oysa sanat kriz mriz dinlemez. İşini işlevini görür. Sanatçı da şu işler düze çıksın diye ara vermez Sanatçı çıkarsızdır öncelikle.
2- Kitap Fuarının dördüncü gününde, bir Söyleşi gerçekleştirdik. Yurtta Uyanış Dergisi’nin düzenlediği söyleşide, “İzmir’de Dergiler ve Dergicilik Sorunları”nı, Savaş Ünlü, Mustafa Yıldız ile konuştuk. Salonda tanıdık yüzler vardı. İzmir’de dergiler neden uzun ömürlü olmuyor sorusunun yanıtlarından biri, salondaki izleyici sayısında gizliydi galiba. Gelişmiş ülkelerde süreli yayınlar çok önemlidir. Gazete baskı sayıları ne denli önemiyse, dergi basımları ve çeşitleri de o denli önemlidir. Türkiye dergicilikle on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında tanışır. İzmir de bu serüvende önemli yere sahiptir. Sayı olarak çok gözükse de, gerçekte üzücüdür; sayıldığında, yüz yıl içindeki kayda değer sanat edebiyat dergisinin sayısı elliyi geçmez. Meslek ya da kurum dergileriyle birlikte düşündüğümüzde sayı çok gibi gelse de, istenilen düzeye çıkmaz bir türlü.
Özellikle İstanbul’un bir çekim merkezi olmasıyla, İzmir dergiciliği daha da sıkıntılı olur. Dağıtım, duyuru olanakları giderek daralmaktadır. Bir türlü kurtulmadığımız ekonomik siyasi krizler nedeniyle yazarlar, aydınlar hep tedirgin yaşarlar. Bu yetmezmiş gibi gönüllü yürüttüğü dergisinin açmazları da onu yorar. Ama dergi çıkarmak tutkudur. Hep bir dergi vardır düşünüzde. Benim gözümde Orhan Veli’nin “Yaprak”ı bir başkadır. Hep öyle bir dergi çıkarmayı istemişimdir. Ben de anısı olan çok dergi var ama özellikle, Yeni Adımlar’ı, Dömeç’i ve Mavi Derinlik’i anmalıyım.
Orhan Veli, Yaprak’ın ilk sayısında sanatçıyı, şairi, sanat edebiyat dergisi çıkarmak için çabası olan herkesi anlattır dizelerinde. “Gül verir yonca alırız / Bülbül verir serçe alırız/ Edebiyat verir yalınsöz alırız / Şarkı verir türkü alırız / Tek ses verir çok ses alırız/ ...... / Canan verir dost alırız / Gözyaşı verir ümit alırız.”
Söz dergilerden açılmışken, yol dergilerine de değinmeliyim. Daha çok havayolu şirketlerinin yayımladığı dergilere karayolu yolcu taşımacılığı yapan bazı kuruluşlarda da rastlamak güzel. Yolculularda yanıma bir bitap bir dergi alırım mutlaka. Fuarın ilk günü Bodrum’a gidip döndüm. Yolda Kamil Koç’un “Yolculuk” dergisinde Ahmet Telli’nin, Feyza Hepçilingir’in yazılarını, Semih Gümüş ve Buket Uzuner ile yapılan söyleşileri, bazı gezi yazılarını severek okudum.
3- Sanatçılar da insandır ve onlar da bir gün, bir kuyruklu yıldız gibi zamanın boşluğunda kayar giderler. Çocukluğumuzda şıkır şıkır yıldızlı gecelerde, uzayın sonsuzluğuna fazla akıl erdirmeye çalışmadan kayan yıldızları izlerdik. Ansızın çakıp, bir yay çizerek boşlukta yitip gidişini, bize öğretildiği gibi değerlendirirdik. “ Biri daha gitti.” Buların göktaşları olduğunu çok sonra öğrendik ama kayıp gidişlerindeki anlam pek değişmedi. Her insan bir yıldızdır. Yıldızı hafif olmak, yıldızı parlamak ya da sönmek, bir yıldız olmak vb. sözler, bu kültürün insana bakışıdır. Dostum, sınıf arkadaşım İlknur Ercan Kocabıyık’ı anmak için hazırladığımız sergiyi bugün (Yirmi iki Nisan) Güzelyalı Kültür Merkezi’nde açacağız. Kime ne satarımın sığlığında beğenileri okşayanların arasında, ayrıksı tavrıyla İlknur has sanatçılardandı. Kendi köşesinde sessiz bir çığlık olarak yaşadı çalıştı. Onun için yazdığım yazdığım sergi yazısıyla bitirmek istiyorum.
“Her şey geçicidir. Sonsuzluğun içinde, ne güneşin, ne yer kürenin, ne ağacın, ne böceğin, ne de insanın anlamı vardır gerçekte. Bize anlamlı gelmesinin nedeni, varlığımızın bilincinde olmamızdır. Bu yüzden çok önemseriz kendimizi. Hiç bitmeyecekmiş gibi yaşarız hayatı. Aklımızın bir köşesine takılı ölmek düşüncesini yenmek için de her şeyi yaparız. Sonsuz bir hayat düşleriz örneğin. Bu düşümüzü bozacak her türlü oyun bozanlığa şiddetle karşı çıkarız.”
Yazanlar çizenlerin bıraktıkları ışığı görebilenlerden olun. Ne kadar çok ışık alırsanız, siz de o kadar ışıldarsınız.
Kriz Kitap ve Sanat
Bedri Karayağmurlar
1- Ekonomik kriz, hız kesmeden sürüyor. İşsizlik beklenenden bilinenden daha çok. Çok sayıda iş yeri kapandı. Ekonomik büyüme küçülmeye döndü. Bu durumda aklı başında herkes, parasını kurtarmanın yolunu bulmaya, oluşabilecek zararlardan kendini korumaya çalışır. Ne yapar örneğin. Üretimi durdurur. İşçi ve girdi masraflarında kurtulur; elindeki sıcak parayı, ya değer kazanan araçlara yatırır ya da olabildiğince çok taşınamaz satın alır. Bunları bilmek ve uygulamak dahi olmayı gerektirmiyor. Bu koşullarda saydıklarımızın tersini yapanlara ne gözle bakmak gerekir? Ürettiklerinin satılmayacağını bile bile üretimi durdurmuyorsa, ürünlerini tanıtmak için durgun piyasada harcamalar yapmayı sürdürüyorsa, ne denir böyle davranana? İş bilmez, akılsız ve daha bilmem neler. Oysa sanat kriz mriz dinlemez. İşini işlevini görür. Sanatçı da şu işler düze çıksın diye ara vermez Sanatçı çıkarsızdır öncelikle.
2- Kitap Fuarının dördüncü gününde, bir Söyleşi gerçekleştirdik. Yurtta Uyanış Dergisi’nin düzenlediği söyleşide, “İzmir’de Dergiler ve Dergicilik Sorunları”nı, Savaş Ünlü, Mustafa Yıldız ile konuştuk. Salonda tanıdık yüzler vardı. İzmir’de dergiler neden uzun ömürlü olmuyor sorusunun yanıtlarından biri, salondaki izleyici sayısında gizliydi galiba. Gelişmiş ülkelerde süreli yayınlar çok önemlidir. Gazete baskı sayıları ne denli önemiyse, dergi basımları ve çeşitleri de o denli önemlidir. Türkiye dergicilikle on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında tanışır. İzmir de bu serüvende önemli yere sahiptir. Sayı olarak çok gözükse de, gerçekte üzücüdür; sayıldığında, yüz yıl içindeki kayda değer sanat edebiyat dergisinin sayısı elliyi geçmez. Meslek ya da kurum dergileriyle birlikte düşündüğümüzde sayı çok gibi gelse de, istenilen düzeye çıkmaz bir türlü.
Özellikle İstanbul’un bir çekim merkezi olmasıyla, İzmir dergiciliği daha da sıkıntılı olur. Dağıtım, duyuru olanakları giderek daralmaktadır. Bir türlü kurtulmadığımız ekonomik siyasi krizler nedeniyle yazarlar, aydınlar hep tedirgin yaşarlar. Bu yetmezmiş gibi gönüllü yürüttüğü dergisinin açmazları da onu yorar. Ama dergi çıkarmak tutkudur. Hep bir dergi vardır düşünüzde. Benim gözümde Orhan Veli’nin “Yaprak”ı bir başkadır. Hep öyle bir dergi çıkarmayı istemişimdir. Ben de anısı olan çok dergi var ama özellikle, Yeni Adımlar’ı, Dömeç’i ve Mavi Derinlik’i anmalıyım.
Orhan Veli, Yaprak’ın ilk sayısında sanatçıyı, şairi, sanat edebiyat dergisi çıkarmak için çabası olan herkesi anlattır dizelerinde. “Gül verir yonca alırız / Bülbül verir serçe alırız/ Edebiyat verir yalınsöz alırız / Şarkı verir türkü alırız / Tek ses verir çok ses alırız/ ...... / Canan verir dost alırız / Gözyaşı verir ümit alırız.”
Söz dergilerden açılmışken, yol dergilerine de değinmeliyim. Daha çok havayolu şirketlerinin yayımladığı dergilere karayolu yolcu taşımacılığı yapan bazı kuruluşlarda da rastlamak güzel. Yolculularda yanıma bir bitap bir dergi alırım mutlaka. Fuarın ilk günü Bodrum’a gidip döndüm. Yolda Kamil Koç’un “Yolculuk” dergisinde Ahmet Telli’nin, Feyza Hepçilingir’in yazılarını, Semih Gümüş ve Buket Uzuner ile yapılan söyleşileri, bazı gezi yazılarını severek okudum.
3- Sanatçılar da insandır ve onlar da bir gün, bir kuyruklu yıldız gibi zamanın boşluğunda kayar giderler. Çocukluğumuzda şıkır şıkır yıldızlı gecelerde, uzayın sonsuzluğuna fazla akıl erdirmeye çalışmadan kayan yıldızları izlerdik. Ansızın çakıp, bir yay çizerek boşlukta yitip gidişini, bize öğretildiği gibi değerlendirirdik. “ Biri daha gitti.” Buların göktaşları olduğunu çok sonra öğrendik ama kayıp gidişlerindeki anlam pek değişmedi. Her insan bir yıldızdır. Yıldızı hafif olmak, yıldızı parlamak ya da sönmek, bir yıldız olmak vb. sözler, bu kültürün insana bakışıdır. Dostum, sınıf arkadaşım İlknur Ercan Kocabıyık’ı anmak için hazırladığımız sergiyi bugün (Yirmi iki Nisan) Güzelyalı Kültür Merkezi’nde açacağız. Kime ne satarımın sığlığında beğenileri okşayanların arasında, ayrıksı tavrıyla İlknur has sanatçılardandı. Kendi köşesinde sessiz bir çığlık olarak yaşadı çalıştı. Onun için yazdığım yazdığım sergi yazısıyla bitirmek istiyorum.
“Her şey geçicidir. Sonsuzluğun içinde, ne güneşin, ne yer kürenin, ne ağacın, ne böceğin, ne de insanın anlamı vardır gerçekte. Bize anlamlı gelmesinin nedeni, varlığımızın bilincinde olmamızdır. Bu yüzden çok önemseriz kendimizi. Hiç bitmeyecekmiş gibi yaşarız hayatı. Aklımızın bir köşesine takılı ölmek düşüncesini yenmek için de her şeyi yaparız. Sonsuz bir hayat düşleriz örneğin. Bu düşümüzü bozacak her türlü oyun bozanlığa şiddetle karşı çıkarız.”
Yazanlar çizenlerin bıraktıkları ışığı görebilenlerden olun. Ne kadar çok ışık alırsanız, siz de o kadar ışıldarsınız.
21 Şubat 2009 Cumartesi
YEREL YÖNETİMLER VE SANAT
Bedri KARAYAĞMURLAR
“Mahalli İdareler” seçimine bir aydan az zaman kaldı. Yerel yönetim seçimlerinde oluşacak yönetim görevlerinin hepsi önemli olmakla birlikte, bunların içinde belediyeler göz önünde olmaları nedeniyle daha da önemlidir. Belediye hizmetleri, kentlerin yaşanacak yerlere dönüşmesini sağlayacak nitelikte olmalıdır. Bu yargımızı desteklemeyecek kimse yoktur sanıyorum.Çoğunluğu kentte yaşamaya gönüllü Türkiye nüfusunun, neredeyse yarısı kentlerde yaşamaktadır. Bu nedenle yerel yönetimler ve belediye hizmetleri, düne göre daha çok insanımızı ilgilendirmektedir.
Ülkemizin bütün insanları yüksek nitelikli yaşam koşullarında yaşamalı, yaşatılmalıdır. Bu yaşam kalitesinin oluşumunda sanat, neredeyse en başta gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulduğu günden bugüne gelinen yer, ne denli iyi olursa olsun bizim için yeterli değildir. Özellikle 1950’den sonra, kentleşmenin hızlanmasıyla, yaşama biçiminin değişmesi doğal olmakla birlikte, bu değişiminin istenilen düzeyde olmadığı, dahası gelişimin oluşumundaki yapısal yanlışlar nedeniyle, kentlerin yaşanamaz yerlere dönüştüğü apaçık ortadadır.
Ülkemizin demokratik yaşamında, demokrasiyi salt oy çoğunluğu ve oy çokluğunu kazanmanın her şeyi yapma yetkisi sanmanın bedelini her zaman halk ödedi. Orhan Kemal’in “Gurbet Kuşları”nı anımsayın. Kente gelen bir ailenin kentli olma serüveninde yaşadığı yenilgiyi anlatan bu öyküde gelinen kent İstanbul, hiç değilse eski kültürü koruyan bir kentti. Salaş, bakımsız ama insancıl ve sıcak. Şimdi anladık ki, sadece yeni kentliler değil, kentlerin kendisi de yenildi. Suyu akmayan konutlar, kanalizasyonu olmayan mahalleler, derelere denizlere dökülen atıklarla, kokudan pislikten yaşanamaz olmuş kentler. Rant uğruna Çin Setti gibi yüksek binalarla örülmüş duvarların arkasında havasız kalmış caddeler sokaklar. Güzelyalı, Karşıyaka Kordon kentimizi güzelleştireceğine, arkadaki semtlerin boğazına sarılmış kalın ilmekler gibi duruyor İzmir’in kıyılarında. havasızlıktan insanların soluk alamadığı ve insanların kömür koktuğu gri bakımsız kentler. Bu manzaralar Charles Dickens’ın, Emil Zola’nın romanlarından alınmış sahneler değil. Bunları ülkemizin büyük kentlerinden her hangi birinde görebilirsiniz. Şimdilik doğal gaz nedeniyle kısmen soluk alan kentler, yapısal çözümler üretilmezse yakın bir gelecekte daha kötü koşullarda yaşamak zorunda kalacak.
Sanayileşmeye bağlı kentleşme, kentleşmeye bağlı demokratikleşme süreçlerinin doğru işlemediği ülkemizde, gelişmiş ülkelerin zamanında yaşadıkları acılarla oluşturdukları deneyimleri kullanmak yerine, bunları yeniden denemeye çalışma aymazlığı, birikimsiz politikacıların ranttan beslenme kolaycılığı ile açıklanabilir belki. Kentlerimize bir bakın, İstanbul, İzmir, Ankara birer kondu kent. Neresini düzelteceğinizi bilemiyorsunuz. Yıkıp yapmaya harcanacak kaynaklar, ülkemizin kim bilir ne önemli gereksinimlerini karşılayacak kaynakları alıp götürecek. Yatırım ekonomisi yerine ranta dayalı yağma ekonomisini uygulamaktan vazgeçilmediği sürece, ne kentlerimiz kent olacak ne de kentte yaşayanlar kentli. Bu yargı çok katı olabilir. Eğer kent olarak değerlendirilen yer, kentin merkezinde bir meydan ya da şık binalarla donatılmış caddeler, deli gibi akan, ana yollarda durmadan tıkanan trafikse; evet, çok sayıda kente sahip olduğumuz söylenebilir.
Kentlerin nesnel yapısıyla, görünümüyle ilgiliydi söylediklerimiz. Buraya kadar anlat maya, vurgulamaya çalıştıklarımız konusunda, söyleyecek daha çok sözü olan başka insanlar vardır. Ama kent dendiğinde, hemen kentin kültürü, bu kültürü besleyen sanat etkinlikleri ve sanatçılar gelir akla. Tiyatroları, konser opera salonları, sanat galerileri, sinemaları olmayan yerler, ne denli büyük nüfusları, ne denli görkemli binaları olsa da kent olmayı başaramazlar. Oralarda yaşayan insanlar, kentte yaşadığını sanan ama hiçbir zaman kentli olamayan insanlardır ne yazık.
Dünya giderek küçülüyor. Kültürün paylaşımı hızlanıyor. Televizyonun sinemanın internetin teknik olanaklarla bize sundukları dünya, ne denli çekici ve güzel olursa olsun, evrensel kültürü taşıyan sanatçıların ve yapıtlarının kendisiyle karşılaşmak ancak kentlerde olasıdır. Bu nedenle kültür merkezlerine, konser salonlarına, galerilere, müzelere, tiyatro salonlarına gereksinim artarak büyümektedir. 12 eylül 1980 sonrası yozlaşan kültürel yapıya neden olan, havadan kazanma kültürünün her şeyin önüne geçmesi kadar, bir politika olarak kültür kavramının anlamının değişmesiyle de ilgilidir sanıyorum. Bir bakın kentlere “kültür sarayı” olarak adlandırılan yerlerin düğün salonu ve kahvehane gereksinimini karşılamak için yapıldığını göreceksiniz. Kültürümüzün bu iki kurumunun dışında bir kültür olduğu kavranmadan kültürlü olmak mümkün mü acaba? Bir zamanlar neredeyse bütün kentlerimizde, kasabalarımızda bulunan kütüphanelerin kapatılması, gençlik tiyatrolarının ortadan kaldırılması, sanki kötü bir senaryonun sahneye konulması gibi gözüküyor.
Öte yandan büyük kentlerimizde yeni yapılan kültür merkezlerinin, müzelerin üst üste açılması bizi sonsuz sevindiriyor. Örneğin İzmir’de Adnan Saygun Kültür Merkezi’nin ve Havagazı Fabrikası’nın açılmasını sevinçle karşıladık. Selçuk Yaşar Üniversitesi Rektörlük binasının alt katında açılan sanat galerisi de İzmir’in önemli kazanımlarından. Bu kazanımlara sevinsek de yerel yönetimler açısından endişelerimiz var. Eğer binalarla nitelikli kültürel sanatsal etkinlikler yapılabilseydi sorunları çözmek çok kolay olurdu. Oysa bu yatırımların doğru kullanılması, yöneticilerin kültür sanat konusundaki birikimlerine ve dünyaya nasıl baktıklarına bağlı. Kendi beğenisini, aldığı oylar nedeniyle, dayatılması gereken beğeni sanan belediye başkanlarının, yarattıkları çirkinlikleri unutmamalıyız. Adnan Saygun Kültür Merkezi’nin açılışında Sayın Aziz Kocaoğlu’nun sözlerini dikkatle izledim. Ne diyor başkan: Büyük Kurtarıcımız Mustafa Kemal Atatürk, çağdaş Türkiye’nin yol haritasını çizerken, ‘Milletimizin güzel sanatlara sevgisini her türlü araç ve yöntemlerle besleyerek geliştirmek, milli ülkümüzdür’ sözleriyle çok net bir hedef belirlemişti.” Bu sözlere imza atarım. Çünkü, belediye başkanlığını rant paylaşımın yönetimi olarak algılayan politikacıların, sanatı, sanatçıyı ve kültürü anlama olasılığından söz edilemez. Daha net biçimde söylemeliyim. Nasıl ben gelecekte çok değerlenecek bir arsayı belirleme ve rant yaratma konusunda bilgisizsem, onlar da sanat konusunda o ölçüde bilgisiz ve zevksizdirler, kuşkunuz olmasın. Kentleri parselleyen, rant yaratmaktan başka becerisi olmayanların belediye başkanı olmaları ne acı. Oysa bir kent, halkın beğenisini, yaşam kalitesini yükselten, kentleri kentlilerin yaşayabileceği yerlere dönüştüren belediye başkanlarıyla daha çok kenttir. Sayın Ali Muzaffer Tunçağ’ı, sanata ve sanatçıya verdiği destek nedeniyle örnek başkan olarak hep anacağım.
“Sorunlar, onları yaratanların mantığı ile çözülemez.”(Albert Einstein) Bu sorunların, belediyelerin paranteze alınarak anlaşılması mümkün olsa da, ülkeyi, insanı kültürü öne almayan politikalarla mümkün değildir.
Daha dün, iki İzmir bienalinin katalogunu basmayı engelleyen mantık değişmeden ülkemiz, insanımız, dolayısıyla kentimiz için iyi işler yapmak kolay gözükmüyor. “Gurbet Kuşları”nda Orhan Kemal, kahramanı Kemal’e kentli olmakla ilgili başarısızlığı şöyle açıklatır. “Kendimizden hiçbir şey katmadan bu şehrin nimetlerinden istifadeye kalktık. İşte bunun için başaramadık.” Geçim derdine düşmüş insanımızın bu konulara nasıl yaklaşacağını bilsek de, yaşam kalitesi konusundaki ısrarımızdan vazgeçme olasılığımız yok. Yeni dönemde gerçekleşecek yerel yönetimlerin İzmir’e ve diğer bütün kentlerimize insanca yaşama koşulları yaratmasını diliyoruz. Dilemekten başka şey gelmiyor mu elimizden?
Sanatsız kalmayın. Sanatın düşünmek olduğunu düşünün. Sanata destek vermeyen yöneticilere siz de destek vermeyin.
17 Şubat 2009
Bedri KARAYAĞMURLAR
“Mahalli İdareler” seçimine bir aydan az zaman kaldı. Yerel yönetim seçimlerinde oluşacak yönetim görevlerinin hepsi önemli olmakla birlikte, bunların içinde belediyeler göz önünde olmaları nedeniyle daha da önemlidir. Belediye hizmetleri, kentlerin yaşanacak yerlere dönüşmesini sağlayacak nitelikte olmalıdır. Bu yargımızı desteklemeyecek kimse yoktur sanıyorum.Çoğunluğu kentte yaşamaya gönüllü Türkiye nüfusunun, neredeyse yarısı kentlerde yaşamaktadır. Bu nedenle yerel yönetimler ve belediye hizmetleri, düne göre daha çok insanımızı ilgilendirmektedir.
Ülkemizin bütün insanları yüksek nitelikli yaşam koşullarında yaşamalı, yaşatılmalıdır. Bu yaşam kalitesinin oluşumunda sanat, neredeyse en başta gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulduğu günden bugüne gelinen yer, ne denli iyi olursa olsun bizim için yeterli değildir. Özellikle 1950’den sonra, kentleşmenin hızlanmasıyla, yaşama biçiminin değişmesi doğal olmakla birlikte, bu değişiminin istenilen düzeyde olmadığı, dahası gelişimin oluşumundaki yapısal yanlışlar nedeniyle, kentlerin yaşanamaz yerlere dönüştüğü apaçık ortadadır.
Ülkemizin demokratik yaşamında, demokrasiyi salt oy çoğunluğu ve oy çokluğunu kazanmanın her şeyi yapma yetkisi sanmanın bedelini her zaman halk ödedi. Orhan Kemal’in “Gurbet Kuşları”nı anımsayın. Kente gelen bir ailenin kentli olma serüveninde yaşadığı yenilgiyi anlatan bu öyküde gelinen kent İstanbul, hiç değilse eski kültürü koruyan bir kentti. Salaş, bakımsız ama insancıl ve sıcak. Şimdi anladık ki, sadece yeni kentliler değil, kentlerin kendisi de yenildi. Suyu akmayan konutlar, kanalizasyonu olmayan mahalleler, derelere denizlere dökülen atıklarla, kokudan pislikten yaşanamaz olmuş kentler. Rant uğruna Çin Setti gibi yüksek binalarla örülmüş duvarların arkasında havasız kalmış caddeler sokaklar. Güzelyalı, Karşıyaka Kordon kentimizi güzelleştireceğine, arkadaki semtlerin boğazına sarılmış kalın ilmekler gibi duruyor İzmir’in kıyılarında. havasızlıktan insanların soluk alamadığı ve insanların kömür koktuğu gri bakımsız kentler. Bu manzaralar Charles Dickens’ın, Emil Zola’nın romanlarından alınmış sahneler değil. Bunları ülkemizin büyük kentlerinden her hangi birinde görebilirsiniz. Şimdilik doğal gaz nedeniyle kısmen soluk alan kentler, yapısal çözümler üretilmezse yakın bir gelecekte daha kötü koşullarda yaşamak zorunda kalacak.
Sanayileşmeye bağlı kentleşme, kentleşmeye bağlı demokratikleşme süreçlerinin doğru işlemediği ülkemizde, gelişmiş ülkelerin zamanında yaşadıkları acılarla oluşturdukları deneyimleri kullanmak yerine, bunları yeniden denemeye çalışma aymazlığı, birikimsiz politikacıların ranttan beslenme kolaycılığı ile açıklanabilir belki. Kentlerimize bir bakın, İstanbul, İzmir, Ankara birer kondu kent. Neresini düzelteceğinizi bilemiyorsunuz. Yıkıp yapmaya harcanacak kaynaklar, ülkemizin kim bilir ne önemli gereksinimlerini karşılayacak kaynakları alıp götürecek. Yatırım ekonomisi yerine ranta dayalı yağma ekonomisini uygulamaktan vazgeçilmediği sürece, ne kentlerimiz kent olacak ne de kentte yaşayanlar kentli. Bu yargı çok katı olabilir. Eğer kent olarak değerlendirilen yer, kentin merkezinde bir meydan ya da şık binalarla donatılmış caddeler, deli gibi akan, ana yollarda durmadan tıkanan trafikse; evet, çok sayıda kente sahip olduğumuz söylenebilir.
Kentlerin nesnel yapısıyla, görünümüyle ilgiliydi söylediklerimiz. Buraya kadar anlat maya, vurgulamaya çalıştıklarımız konusunda, söyleyecek daha çok sözü olan başka insanlar vardır. Ama kent dendiğinde, hemen kentin kültürü, bu kültürü besleyen sanat etkinlikleri ve sanatçılar gelir akla. Tiyatroları, konser opera salonları, sanat galerileri, sinemaları olmayan yerler, ne denli büyük nüfusları, ne denli görkemli binaları olsa da kent olmayı başaramazlar. Oralarda yaşayan insanlar, kentte yaşadığını sanan ama hiçbir zaman kentli olamayan insanlardır ne yazık.
Dünya giderek küçülüyor. Kültürün paylaşımı hızlanıyor. Televizyonun sinemanın internetin teknik olanaklarla bize sundukları dünya, ne denli çekici ve güzel olursa olsun, evrensel kültürü taşıyan sanatçıların ve yapıtlarının kendisiyle karşılaşmak ancak kentlerde olasıdır. Bu nedenle kültür merkezlerine, konser salonlarına, galerilere, müzelere, tiyatro salonlarına gereksinim artarak büyümektedir. 12 eylül 1980 sonrası yozlaşan kültürel yapıya neden olan, havadan kazanma kültürünün her şeyin önüne geçmesi kadar, bir politika olarak kültür kavramının anlamının değişmesiyle de ilgilidir sanıyorum. Bir bakın kentlere “kültür sarayı” olarak adlandırılan yerlerin düğün salonu ve kahvehane gereksinimini karşılamak için yapıldığını göreceksiniz. Kültürümüzün bu iki kurumunun dışında bir kültür olduğu kavranmadan kültürlü olmak mümkün mü acaba? Bir zamanlar neredeyse bütün kentlerimizde, kasabalarımızda bulunan kütüphanelerin kapatılması, gençlik tiyatrolarının ortadan kaldırılması, sanki kötü bir senaryonun sahneye konulması gibi gözüküyor.
Öte yandan büyük kentlerimizde yeni yapılan kültür merkezlerinin, müzelerin üst üste açılması bizi sonsuz sevindiriyor. Örneğin İzmir’de Adnan Saygun Kültür Merkezi’nin ve Havagazı Fabrikası’nın açılmasını sevinçle karşıladık. Selçuk Yaşar Üniversitesi Rektörlük binasının alt katında açılan sanat galerisi de İzmir’in önemli kazanımlarından. Bu kazanımlara sevinsek de yerel yönetimler açısından endişelerimiz var. Eğer binalarla nitelikli kültürel sanatsal etkinlikler yapılabilseydi sorunları çözmek çok kolay olurdu. Oysa bu yatırımların doğru kullanılması, yöneticilerin kültür sanat konusundaki birikimlerine ve dünyaya nasıl baktıklarına bağlı. Kendi beğenisini, aldığı oylar nedeniyle, dayatılması gereken beğeni sanan belediye başkanlarının, yarattıkları çirkinlikleri unutmamalıyız. Adnan Saygun Kültür Merkezi’nin açılışında Sayın Aziz Kocaoğlu’nun sözlerini dikkatle izledim. Ne diyor başkan: Büyük Kurtarıcımız Mustafa Kemal Atatürk, çağdaş Türkiye’nin yol haritasını çizerken, ‘Milletimizin güzel sanatlara sevgisini her türlü araç ve yöntemlerle besleyerek geliştirmek, milli ülkümüzdür’ sözleriyle çok net bir hedef belirlemişti.” Bu sözlere imza atarım. Çünkü, belediye başkanlığını rant paylaşımın yönetimi olarak algılayan politikacıların, sanatı, sanatçıyı ve kültürü anlama olasılığından söz edilemez. Daha net biçimde söylemeliyim. Nasıl ben gelecekte çok değerlenecek bir arsayı belirleme ve rant yaratma konusunda bilgisizsem, onlar da sanat konusunda o ölçüde bilgisiz ve zevksizdirler, kuşkunuz olmasın. Kentleri parselleyen, rant yaratmaktan başka becerisi olmayanların belediye başkanı olmaları ne acı. Oysa bir kent, halkın beğenisini, yaşam kalitesini yükselten, kentleri kentlilerin yaşayabileceği yerlere dönüştüren belediye başkanlarıyla daha çok kenttir. Sayın Ali Muzaffer Tunçağ’ı, sanata ve sanatçıya verdiği destek nedeniyle örnek başkan olarak hep anacağım.
“Sorunlar, onları yaratanların mantığı ile çözülemez.”(Albert Einstein) Bu sorunların, belediyelerin paranteze alınarak anlaşılması mümkün olsa da, ülkeyi, insanı kültürü öne almayan politikalarla mümkün değildir.
Daha dün, iki İzmir bienalinin katalogunu basmayı engelleyen mantık değişmeden ülkemiz, insanımız, dolayısıyla kentimiz için iyi işler yapmak kolay gözükmüyor. “Gurbet Kuşları”nda Orhan Kemal, kahramanı Kemal’e kentli olmakla ilgili başarısızlığı şöyle açıklatır. “Kendimizden hiçbir şey katmadan bu şehrin nimetlerinden istifadeye kalktık. İşte bunun için başaramadık.” Geçim derdine düşmüş insanımızın bu konulara nasıl yaklaşacağını bilsek de, yaşam kalitesi konusundaki ısrarımızdan vazgeçme olasılığımız yok. Yeni dönemde gerçekleşecek yerel yönetimlerin İzmir’e ve diğer bütün kentlerimize insanca yaşama koşulları yaratmasını diliyoruz. Dilemekten başka şey gelmiyor mu elimizden?
Sanatsız kalmayın. Sanatın düşünmek olduğunu düşünün. Sanata destek vermeyen yöneticilere siz de destek vermeyin.
17 Şubat 2009
27 Ocak 2009 Salı
KAVRAMLARIN ANLAMI
DÜNYANIN ÖBÜR YÜZÜNDE
NEDEN ÇOK FARKLI
Bedri KARAYAĞMURLAR
Washington DC’den yapılan canlı yayında, NTV’den Amerika Devlet Başkanı Barack Obama’nın göreve başlama şenliklerini izliyorum Ülkenin önde gelen sahne ve sinema insanları, soğukta toplanmış binlere sesleniyor. Şarkı aralarında birileri çıkıp, kısa konuşmalar yapılıyor.
Büyük bir havuzun çevresinde toplananlar, gelecekleriyle ilgili bir dönemeci başarıyla geçmenin mutluluğuyla coşuyorlar. Konuşmalarda, kısa kısa geçmişle ilgili bilgiler verilip, çarpıcı biçimde nasıl ulus olduklarını anlatıyor ve bunu kutsuyorlar.
Bir konuşmacı, Barack Obama’nın Amerika’nın kırmızı mavi eyaletlerden oluşmadığını, bir bütün olduğunu belirtti. Bir başka konuşmacı, Amerika’daki özgürlük idealinin, diğer alanlardaki başarıların, öteki uluslara örnek olması gerektiğini anlatıyor.
Bir başkası Amerika’nın değişik renk ve yapıdaki insanlardan oluşmuş güzel bir mozaik olduğunu söyledi.
Biri doğayı nasıl koruduklarını anlattı.
Şimdi sanatçının ne denli önemli biri olduğunu anlatıyorlar. Geçmiş ve gelecekle ilgili çalışmalarda, değerlerin oluşmasında sanatçıyı desteklemek gerektiğini vurguluyor konuşmasında.
Bir zenci şarkıcı şarkısından önce “Hepimiz biriz “ diyor.
Töreni yapıldığı yer tanımlanırken, Amerikan ulusunun yaratılmasında emeği geçenlere nasıl önem verdiklerini anlattılar uzun uzun. Abraham Lincoln’ün heykeli önünde anlatıyorlar bunları. Havuzun çevresi anıt yapılarla dolu.
İlgimi çekti, asker bir aileden geldiğini söyleyen bir konuşmacı, ülkesi için her türlü sıkıntıyı göğüsleyen insanların, babasının yaptıklarından nasıl gurur duyduğunu anlattı. Evlerine gelen babasının dostlarının, ülke için çarpan yüreklerini nasıl hissettiğini anlattı. Ağzım açık kaldı. Nasıl da cesurca anlattı bunları.
Şimdi bir konuşmacı zencilerin özgürleşmesini anlatıyor. Ne önemli özgürlük.
Haberlerde, Gazze’nin yıkılmış binaları var. İsrail tek taraflı ateş kes ilan ediyor. Ölü sayısı 1300 olmuş.
Barack Obama ateş kese sevinmiş.
Irak’ta yeni ölüm haberleri var.
Afganistan, Pakistan.
Ülkemiz için biçilen don ne renk acaba?
Washington DC de canlı yayında Lincoln’ün anıtı önünde bir beyaz “Özgürlük” diyor. Ve İsrail den Filistin’e hepsinin düşünü anlatıyor. Bu da Amerikan üslubu. “Her yerde özgürlük çınlasın.” “Yaşasın özgürlük.”
Gazze’de ölenlerin üçte biri çocuk.
Şimdi Obama sahnede. Obama insanların özlem ve sıkıntılarından söz etti. Görevi sırasında bunları hep hissedeceğini söyledi.
Şimdi geleneksel çalgı Panço eşliğinde, Çinli, zenci ve dünyanın değişik yerlerinden gelip Amerikan olmuş insanların oluşturduğu koro, ulus olmanın tadını, ortak dilleriyle seslendiriyorlar.
Dünyanın bir yerinde insanlar etnik farklılıkları nedeniyle ayrılmak için ortalığı yakıyorlar.
Törende, değişik insanlardan oluşan yapının Amerika’nın asıl gücü olduğu anlatılıyor.
Uluslararası oyunlarla, Amerika’nın özgürlük taşıma çabalarıyla, darmadağın olmuş uluslar; yakınlarını yitiren insanlar; etnik kökleri üzerinde Amerikan düşleri kurulanlar, bu töreni mutlaka izlemeliydi. Bir yerlerden bir kayıt bulup izlemeliler, hani dünya şefinin sevincine ortak olmaları için
Amerika’da yaşayan herkes izlemiştir sanıyorum bu programı. Önemli değil ama ne düşündüler acaba? İçlerinden biri, gelecekte aynı anıtın önünde parçalanmış dünyanın lideri olarak selamlanacağını mı düşledi , kim bilir?
Kurumlar yerine kendilerini yerleştirmeye çalışan ve kurumları böylece yıkıma götürenler bu töreni izledi mi acaba? Görkemli bir kültür taşıyan muhteşem coğrafyanın dağıtılmış insanlarından bir ulus yaratan Mustafa Kemal Atatürk, bu töreni izleseydi ne derdi acaba? Özellikle şu kavramların anlamlarının değişmesi ve olanakları konusunda.
Daha çok çalışmam gerek. Belki anlarım. Dostlukla Merhaba.
28 Ocak 2009
Bedri KARAYAĞMURLAR
Washington DC’den yapılan canlı yayında, NTV’den Amerika Devlet Başkanı Barack Obama’nın göreve başlama şenliklerini izliyorum Ülkenin önde gelen sahne ve sinema insanları, soğukta toplanmış binlere sesleniyor. Şarkı aralarında birileri çıkıp, kısa konuşmalar yapılıyor.
Büyük bir havuzun çevresinde toplananlar, gelecekleriyle ilgili bir dönemeci başarıyla geçmenin mutluluğuyla coşuyorlar. Konuşmalarda, kısa kısa geçmişle ilgili bilgiler verilip, çarpıcı biçimde nasıl ulus olduklarını anlatıyor ve bunu kutsuyorlar.
Bir konuşmacı, Barack Obama’nın Amerika’nın kırmızı mavi eyaletlerden oluşmadığını, bir bütün olduğunu belirtti. Bir başka konuşmacı, Amerika’daki özgürlük idealinin, diğer alanlardaki başarıların, öteki uluslara örnek olması gerektiğini anlatıyor.
Bir başkası Amerika’nın değişik renk ve yapıdaki insanlardan oluşmuş güzel bir mozaik olduğunu söyledi.
Biri doğayı nasıl koruduklarını anlattı.
Şimdi sanatçının ne denli önemli biri olduğunu anlatıyorlar. Geçmiş ve gelecekle ilgili çalışmalarda, değerlerin oluşmasında sanatçıyı desteklemek gerektiğini vurguluyor konuşmasında.
Bir zenci şarkıcı şarkısından önce “Hepimiz biriz “ diyor.
Töreni yapıldığı yer tanımlanırken, Amerikan ulusunun yaratılmasında emeği geçenlere nasıl önem verdiklerini anlattılar uzun uzun. Abraham Lincoln’ün heykeli önünde anlatıyorlar bunları. Havuzun çevresi anıt yapılarla dolu.
İlgimi çekti, asker bir aileden geldiğini söyleyen bir konuşmacı, ülkesi için her türlü sıkıntıyı göğüsleyen insanların, babasının yaptıklarından nasıl gurur duyduğunu anlattı. Evlerine gelen babasının dostlarının, ülke için çarpan yüreklerini nasıl hissettiğini anlattı. Ağzım açık kaldı. Nasıl da cesurca anlattı bunları.
Şimdi bir konuşmacı zencilerin özgürleşmesini anlatıyor. Ne önemli özgürlük.
Haberlerde, Gazze’nin yıkılmış binaları var. İsrail tek taraflı ateş kes ilan ediyor. Ölü sayısı 1300 olmuş.
Barack Obama ateş kese sevinmiş.
Irak’ta yeni ölüm haberleri var.
Afganistan, Pakistan.
Ülkemiz için biçilen don ne renk acaba?
Washington DC de canlı yayında Lincoln’ün anıtı önünde bir beyaz “Özgürlük” diyor. Ve İsrail den Filistin’e hepsinin düşünü anlatıyor. Bu da Amerikan üslubu. “Her yerde özgürlük çınlasın.” “Yaşasın özgürlük.”
Gazze’de ölenlerin üçte biri çocuk.
Şimdi Obama sahnede. Obama insanların özlem ve sıkıntılarından söz etti. Görevi sırasında bunları hep hissedeceğini söyledi.
Şimdi geleneksel çalgı Panço eşliğinde, Çinli, zenci ve dünyanın değişik yerlerinden gelip Amerikan olmuş insanların oluşturduğu koro, ulus olmanın tadını, ortak dilleriyle seslendiriyorlar.
Dünyanın bir yerinde insanlar etnik farklılıkları nedeniyle ayrılmak için ortalığı yakıyorlar.
Törende, değişik insanlardan oluşan yapının Amerika’nın asıl gücü olduğu anlatılıyor.
Uluslararası oyunlarla, Amerika’nın özgürlük taşıma çabalarıyla, darmadağın olmuş uluslar; yakınlarını yitiren insanlar; etnik kökleri üzerinde Amerikan düşleri kurulanlar, bu töreni mutlaka izlemeliydi. Bir yerlerden bir kayıt bulup izlemeliler, hani dünya şefinin sevincine ortak olmaları için
Amerika’da yaşayan herkes izlemiştir sanıyorum bu programı. Önemli değil ama ne düşündüler acaba? İçlerinden biri, gelecekte aynı anıtın önünde parçalanmış dünyanın lideri olarak selamlanacağını mı düşledi , kim bilir?
Kurumlar yerine kendilerini yerleştirmeye çalışan ve kurumları böylece yıkıma götürenler bu töreni izledi mi acaba? Görkemli bir kültür taşıyan muhteşem coğrafyanın dağıtılmış insanlarından bir ulus yaratan Mustafa Kemal Atatürk, bu töreni izleseydi ne derdi acaba? Özellikle şu kavramların anlamlarının değişmesi ve olanakları konusunda.
Daha çok çalışmam gerek. Belki anlarım. Dostlukla Merhaba.
28 Ocak 2009
11 Temmuz 2008 Cuma
Sanat ve Yaşam
Festivaller Zamanı
Bedri KARAYAĞMURLAR
www.bedrikarayagmurlar.com
1- Bu yazıyı geçen hafta okuyacaktınız ama ülkemin gündemi öyle yoğun ki yazan çizen yayınlayan herkes tedirgin. Bu nedenle girişi değiştirdim. Gündeme yetişmek zor.
Ülkemiz sıkıntılı günler yaşıyor. Ne zaman yaşamadı ki? Dünya uygarlığının yaratıldığı coğrafyada olmak. Yer altı ve yer üstü kaynaklarıyla geleceğin enerjisini elinde tutmak. Kıtaların kesiştiği önemli bir noktada olmak. Nüfusu genç ve gizilgücü yüksek bir ulus olmak. Sıkıntılar içinde yüzmek için yeterli bu kadar neden. Başkaları bizim için iyi şeyler düşünmez, bu doğal olabilir ama kendimiz, neden bu güzel ülke için iyi şeyler düşünmeyiz.
11 Temmuz Srebrenitsa Katliamının yıldönümü. Güzel anılar oluşturmalı insanlar. Kozmosun içindeki zavallı insanın kısacık ömrüne bu denli çok kötülük sığdırması ne şaşırtıcı. Ve kötülükler başkaları için kahramanlık olarak algılanıyorsa ve sonsuz ödül için ulaşılmış bir başarı sanılıyorsa, nasıl başa çıkılır. Tek çare Samanyolu Galaksisi’nin bir köşesinden bakmak yerküreye. Ne güneş var, ne dünya. Ne insan var, ne savaş. Asıl olan yaşamak. Sevin kendinizi. Sevin insanı ve insana dair olanı. Mavi kelebekler uzak yıldızlara gitsinler. Ya da, bilmem ne demeli.
2- Yaz ayları, görsel sanatlarda etkinliklerin büyük kentlerden yazlık kentlere göçmesi alışıldık olaylardan. İzmir de nasibini alır bu durumdan. Galeriler tatile girer. Sergiler yazlıkçıların peşinden oralara gider. Yaz ayları festivallerle sürer gider.
Buca Belediyesi’nin gerçekleştirdiği İzmir'de 4. Uluslararası Müzik ve Dans Festivali bitti.
İzmir Kültür Sanat Eğitim Vakfı’nın (İKSEV) düzenlediği 22. Uluslar arası Müzik Festivali sürüyor. 22 Temmuz’a dek sürecek. Sevgili Seval Deniz Karahaliloğlu yakından izliyor Festivali. Bu bahaneyle başsağlığı dilerim Karahaliloğlu’na.
3- Geçen Hafta sonu Bodrum Gümüşlük’teki Gümüşlük Akademisi’nin açılışına katıldım. Latife Tekin’in içinde bulunduğu ilk kuruluşundan sonra yeniden yapılandırılmaya çalışılan Gümüşlük Akademi, sanatçıların desteğiyle yeniden yaşama tutunmaya çalışıyor. İşlikleri, kütüphanesi, konaklama yapıları, amfiteatrı, yapay göleti, kurbağaları ve balıklarıyla Gümüşlük Akademi, Gümüşlük sırtlarındaki ormanların içinden aşağılara Ege’ye bakıyor.
Açılışta alışılmış görüntüler yoktu. Yani hamasi nutuklar atan, aynı sözü elli bininci kez yineleyen kimse yoktu. Müzik eşliğine Yavuz Tanyeli’nin başlattığı tuval boyama eylemine hepimiz elden geldiğince katıldık. Göl kıyısında uzun zamandır görmediği Ali Atmaca’yı karşılaştık. Ayak üstü söyleştik.
Bodruma gidiş gelişimiz biraz sıkıntılıydı. İzmir’in ressamları, heykeltıraşları, seramikçileri, baskıcıları toplanmışlar, bir kültür merkezine gidiyorlar ama ne gidiş. Daracık koltuklarda, yanarak donarak yolculuk. En keyifli yanı, dostlarla birlikteyiz. Bafa’da verilen çay molası ve göl izlenimleri doyumsuzdu. Gerisi uzun sürer. Ülkemiz sanatçısına, eğlence sektöründe çalışanlardan bazılarına verdiği olanakların yüzde birini verdiğinde gelecek daha aydınlık olacak. Herkesi saymak uzun sürer ama Yıldız Ersağdıç, Hülya Yalçın, Peruze Yiğit, Oğuz Demir katılanlardan bazılarıydı.
4- İzmir’e döndükten beş gün sonra, 15. Uluslararası Eşme Festivali’nin konuğu olarak Eşme’ye gittim. Eşme Belediyesi’nin kente kazandırdığı sanat galerisini ne kadar övsem azdır. Benim de çalışmalarımın olduğu serginin düzenlenmesindeki özen, sergi katalogunun hazırlamasındaki düzey, Eşme’de nitelikli aydın yöneticilerin iş başında olduğunu gösteriyor kanısındayım. Sanatla bağı olmayan, belediye başkanlığını kaba rant dağıtımı olarak gören belediye başkanlarıyla kıyaslandığında Eşme Belediye Başkanı Sayın Ahmet Yıldırım, kentinin kültürel değerlerini önemseyen ama evrensel değer yargılarının ayırtında olan birisi bana göre.
Eşme güzel insanları, onların duygularıyla biçimlenmiş el emeği güzel kilimleri ile Ege’nin önemli kentlerinden biri. Festival, nüfusuyla kıyaslandığında, çok sayıda etkinliğe ve konuğa ev sahipliği yaptı. Fransa ‘dan Bulgaristan’a değişik ülkelerden gelen konuklar yanında Muzaffer İzgü gibi onurumuz önemli bir yazar, geçmiş yıllarda aynı dergilerde yazdığımız, yazılarımı şiirlerimi çizgilerimi paylaştığım Halim Yazıcı, Ahmet Günbaş, Oğuz Tümbaş gibi ozanlar oradaydı.
Resim sergisine İzmir’den çok sayıda sanatçı katıldı. Benimle birlikte, çoğu İzmir’den yirmi iki sanatçı vardı sergide. Sergi açılışına ve diğer etkinliklere katılan İlknur Kocabıyık, Sezin Haşıcı, Mehmet Aslan’ı anmam gerekiyor. Festivalin görsel sanatlarla ilgili kısımlarının hazırlanmasında emeği geçen Eşmeli sanatçılar, Mehmet Aslan ve Seyfi Yıldırım’ı kutlamak gerekiyor.
Bir çok ülkenin güzellenin katıldığı yarışmada seçici olmak benim için ilginç bir deneyimdi.
4- Festivalde Halim Yazıcı ile birlikte katıldığımız “Sanatı Sevmek ve Sanatla Yaşamak” konulu söyleşide düşüncelerimi Eşmelilerle paylaşma fırsatı buldum.
Sanat, yaşamın ve en önemlisi insanın anlaşılması için gerekli insan etkinliklerinin başında gelir. Yaşam arabasını iki at çeker. Biri bilim, biri sanat. Bilim nesnel dünyayı çözümler, İnsan için anlaşılır ve yaşanılır bir dünyanın kurulması için ayrıştırır nesnelliği. Maddenin en görülmez küçük parçalarına kadar içine işler. Uzayın uzaklıklarına uzanır. Her şey dünyayı insan için dönüştürmek ve değiştirmek için yapılır. Bu sayede, topraktan son model arabalar çıkarır bilim. Üzerinizdeki giysi kim bilir hangi nesnenin içinde gizliyken bilimin geliştirdiği yöntem ve tekniklerle size ulaştırılır. Bir düşünün, insanın olmadığı bu yeryüzünde şimdi kullandığımız araç gereçlerin biri bile olamazdı. İnsan bilimle onları çekti çıkardı maddenin içinden. Onu ışık yaptı, onu uçak yaptı, vapur yaptı, kamera yaptı. Yaptı da yaptı.
Sadece bilimin geliştiği bir dünya olanaksızdır. Çünkü sanat bilimden önce vardır. İlk avda, ilk çapada, ilk oyunda hep sanatın başlangıcı vardır. Bilim, gelişen insanın gereksinimlerini karşılamak için çalışır. Ama gereksinimleri sanat oluşturur. Bilimin yarattığı olanaklarla, yaşayan insan, onun buluşlarının yarattığı çok sayıda fiziksel ve ruhsal sorunla baş etmeye çalışır.
Her gelişme bir sorundur aynı zamanda ama insan çözemeyeceği sorunları yaratmaz. İşte bu sarmalda bilim ve sanat birlikte kurarlar insanın dünyasını. Sanatın olmadığı, sanata, sanatçıya, düşünceye değer verilmeyen bir ülkenin, bilim ve teknik en üst düzeyde de kullanılsa, gelişmiş olma olasılığı yoktur.
Sanat insanın beğenilerini geliştirir. Sanata önem verilen ülkelerde, beğenisi gelişmiş insanlar, rant uğruna kendi kültürel değerlerini yok etmezler. Sanatın olduğu yerde, diğer insanlara saygısızlık yoktur. Sanat beğenisi olan insanlar, başkalarının hayatını tehlikeye sokacak hiçbir şey yapmaz. Örneğin trafikte magandalık yapmaz.
Güzel bir dünyada yaşayın.
1- 11 Temmuz İzmir
Bedri KARAYAĞMURLAR
www.bedrikarayagmurlar.com
1- Bu yazıyı geçen hafta okuyacaktınız ama ülkemin gündemi öyle yoğun ki yazan çizen yayınlayan herkes tedirgin. Bu nedenle girişi değiştirdim. Gündeme yetişmek zor.
Ülkemiz sıkıntılı günler yaşıyor. Ne zaman yaşamadı ki? Dünya uygarlığının yaratıldığı coğrafyada olmak. Yer altı ve yer üstü kaynaklarıyla geleceğin enerjisini elinde tutmak. Kıtaların kesiştiği önemli bir noktada olmak. Nüfusu genç ve gizilgücü yüksek bir ulus olmak. Sıkıntılar içinde yüzmek için yeterli bu kadar neden. Başkaları bizim için iyi şeyler düşünmez, bu doğal olabilir ama kendimiz, neden bu güzel ülke için iyi şeyler düşünmeyiz.
11 Temmuz Srebrenitsa Katliamının yıldönümü. Güzel anılar oluşturmalı insanlar. Kozmosun içindeki zavallı insanın kısacık ömrüne bu denli çok kötülük sığdırması ne şaşırtıcı. Ve kötülükler başkaları için kahramanlık olarak algılanıyorsa ve sonsuz ödül için ulaşılmış bir başarı sanılıyorsa, nasıl başa çıkılır. Tek çare Samanyolu Galaksisi’nin bir köşesinden bakmak yerküreye. Ne güneş var, ne dünya. Ne insan var, ne savaş. Asıl olan yaşamak. Sevin kendinizi. Sevin insanı ve insana dair olanı. Mavi kelebekler uzak yıldızlara gitsinler. Ya da, bilmem ne demeli.
2- Yaz ayları, görsel sanatlarda etkinliklerin büyük kentlerden yazlık kentlere göçmesi alışıldık olaylardan. İzmir de nasibini alır bu durumdan. Galeriler tatile girer. Sergiler yazlıkçıların peşinden oralara gider. Yaz ayları festivallerle sürer gider.
Buca Belediyesi’nin gerçekleştirdiği İzmir'de 4. Uluslararası Müzik ve Dans Festivali bitti.
İzmir Kültür Sanat Eğitim Vakfı’nın (İKSEV) düzenlediği 22. Uluslar arası Müzik Festivali sürüyor. 22 Temmuz’a dek sürecek. Sevgili Seval Deniz Karahaliloğlu yakından izliyor Festivali. Bu bahaneyle başsağlığı dilerim Karahaliloğlu’na.
3- Geçen Hafta sonu Bodrum Gümüşlük’teki Gümüşlük Akademisi’nin açılışına katıldım. Latife Tekin’in içinde bulunduğu ilk kuruluşundan sonra yeniden yapılandırılmaya çalışılan Gümüşlük Akademi, sanatçıların desteğiyle yeniden yaşama tutunmaya çalışıyor. İşlikleri, kütüphanesi, konaklama yapıları, amfiteatrı, yapay göleti, kurbağaları ve balıklarıyla Gümüşlük Akademi, Gümüşlük sırtlarındaki ormanların içinden aşağılara Ege’ye bakıyor.
Açılışta alışılmış görüntüler yoktu. Yani hamasi nutuklar atan, aynı sözü elli bininci kez yineleyen kimse yoktu. Müzik eşliğine Yavuz Tanyeli’nin başlattığı tuval boyama eylemine hepimiz elden geldiğince katıldık. Göl kıyısında uzun zamandır görmediği Ali Atmaca’yı karşılaştık. Ayak üstü söyleştik.
Bodruma gidiş gelişimiz biraz sıkıntılıydı. İzmir’in ressamları, heykeltıraşları, seramikçileri, baskıcıları toplanmışlar, bir kültür merkezine gidiyorlar ama ne gidiş. Daracık koltuklarda, yanarak donarak yolculuk. En keyifli yanı, dostlarla birlikteyiz. Bafa’da verilen çay molası ve göl izlenimleri doyumsuzdu. Gerisi uzun sürer. Ülkemiz sanatçısına, eğlence sektöründe çalışanlardan bazılarına verdiği olanakların yüzde birini verdiğinde gelecek daha aydınlık olacak. Herkesi saymak uzun sürer ama Yıldız Ersağdıç, Hülya Yalçın, Peruze Yiğit, Oğuz Demir katılanlardan bazılarıydı.
4- İzmir’e döndükten beş gün sonra, 15. Uluslararası Eşme Festivali’nin konuğu olarak Eşme’ye gittim. Eşme Belediyesi’nin kente kazandırdığı sanat galerisini ne kadar övsem azdır. Benim de çalışmalarımın olduğu serginin düzenlenmesindeki özen, sergi katalogunun hazırlamasındaki düzey, Eşme’de nitelikli aydın yöneticilerin iş başında olduğunu gösteriyor kanısındayım. Sanatla bağı olmayan, belediye başkanlığını kaba rant dağıtımı olarak gören belediye başkanlarıyla kıyaslandığında Eşme Belediye Başkanı Sayın Ahmet Yıldırım, kentinin kültürel değerlerini önemseyen ama evrensel değer yargılarının ayırtında olan birisi bana göre.
Eşme güzel insanları, onların duygularıyla biçimlenmiş el emeği güzel kilimleri ile Ege’nin önemli kentlerinden biri. Festival, nüfusuyla kıyaslandığında, çok sayıda etkinliğe ve konuğa ev sahipliği yaptı. Fransa ‘dan Bulgaristan’a değişik ülkelerden gelen konuklar yanında Muzaffer İzgü gibi onurumuz önemli bir yazar, geçmiş yıllarda aynı dergilerde yazdığımız, yazılarımı şiirlerimi çizgilerimi paylaştığım Halim Yazıcı, Ahmet Günbaş, Oğuz Tümbaş gibi ozanlar oradaydı.
Resim sergisine İzmir’den çok sayıda sanatçı katıldı. Benimle birlikte, çoğu İzmir’den yirmi iki sanatçı vardı sergide. Sergi açılışına ve diğer etkinliklere katılan İlknur Kocabıyık, Sezin Haşıcı, Mehmet Aslan’ı anmam gerekiyor. Festivalin görsel sanatlarla ilgili kısımlarının hazırlanmasında emeği geçen Eşmeli sanatçılar, Mehmet Aslan ve Seyfi Yıldırım’ı kutlamak gerekiyor.
Bir çok ülkenin güzellenin katıldığı yarışmada seçici olmak benim için ilginç bir deneyimdi.
4- Festivalde Halim Yazıcı ile birlikte katıldığımız “Sanatı Sevmek ve Sanatla Yaşamak” konulu söyleşide düşüncelerimi Eşmelilerle paylaşma fırsatı buldum.
Sanat, yaşamın ve en önemlisi insanın anlaşılması için gerekli insan etkinliklerinin başında gelir. Yaşam arabasını iki at çeker. Biri bilim, biri sanat. Bilim nesnel dünyayı çözümler, İnsan için anlaşılır ve yaşanılır bir dünyanın kurulması için ayrıştırır nesnelliği. Maddenin en görülmez küçük parçalarına kadar içine işler. Uzayın uzaklıklarına uzanır. Her şey dünyayı insan için dönüştürmek ve değiştirmek için yapılır. Bu sayede, topraktan son model arabalar çıkarır bilim. Üzerinizdeki giysi kim bilir hangi nesnenin içinde gizliyken bilimin geliştirdiği yöntem ve tekniklerle size ulaştırılır. Bir düşünün, insanın olmadığı bu yeryüzünde şimdi kullandığımız araç gereçlerin biri bile olamazdı. İnsan bilimle onları çekti çıkardı maddenin içinden. Onu ışık yaptı, onu uçak yaptı, vapur yaptı, kamera yaptı. Yaptı da yaptı.
Sadece bilimin geliştiği bir dünya olanaksızdır. Çünkü sanat bilimden önce vardır. İlk avda, ilk çapada, ilk oyunda hep sanatın başlangıcı vardır. Bilim, gelişen insanın gereksinimlerini karşılamak için çalışır. Ama gereksinimleri sanat oluşturur. Bilimin yarattığı olanaklarla, yaşayan insan, onun buluşlarının yarattığı çok sayıda fiziksel ve ruhsal sorunla baş etmeye çalışır.
Her gelişme bir sorundur aynı zamanda ama insan çözemeyeceği sorunları yaratmaz. İşte bu sarmalda bilim ve sanat birlikte kurarlar insanın dünyasını. Sanatın olmadığı, sanata, sanatçıya, düşünceye değer verilmeyen bir ülkenin, bilim ve teknik en üst düzeyde de kullanılsa, gelişmiş olma olasılığı yoktur.
Sanat insanın beğenilerini geliştirir. Sanata önem verilen ülkelerde, beğenisi gelişmiş insanlar, rant uğruna kendi kültürel değerlerini yok etmezler. Sanatın olduğu yerde, diğer insanlara saygısızlık yoktur. Sanat beğenisi olan insanlar, başkalarının hayatını tehlikeye sokacak hiçbir şey yapmaz. Örneğin trafikte magandalık yapmaz.
Güzel bir dünyada yaşayın.
1- 11 Temmuz İzmir
25 Haziran 2008 Çarşamba
Sanat ve Hayat
Sanat ve Hayat
Bedri KARAYAĞMURLAR
www.bedrikarayagmurlar.com
İzmir, Türkiye’nin aydınlık yüzü. Gelecek beklentilerinin ilk seslendirildiği, çağdaş ve uygar Türkiye’nin gülen yüzü. Merhaba.
İzmir’de sanat ve sanatçıların sizlerle buluşmasına katkıda bulunmaya çalışacağım. Ama izninizle şunu belirtmek ve vurgulamak isterim; sanatçı sözünden anlaşılması gereken, eğlence dünyasında çalışanlar değil, düşüncesini sanat yapıtlarıyla açıklayan kişilerdir. Sanatçı, gününe, çağına, ülkesine ve insanına karşı duyarlı ve sorumlu olan insandır. Sanatçı, yaratıcı ve özgün çalışmalar yapan, bunları da her türlü çıkar ve beklentiyle değerlendirilemeyecek nitelikte üreten insandır. Bu nedenle sanatçılar günün tanığı, geleceğin habercisidir. Bir anlamda toplumun nabzını elinde tutan, toplumun vicdanı olan kişilerdir. Bu denli önemli olan sanat ve sanatçının İzmir’deki varlığı, ona değer verenlerle, sizlerle daha da güçlenecek.
Bizler sanatçılar olarak, alanımızla ilgili sorumluluklarımızı elimizden geldiğince ve şaşılacak bir özveriyle yerine getirmeye çalışıyoruz. Bu abartı değil. Şimdi herkes bir köşede dinlenmeye çalışıyor ya da geçimin peşinde ama birileri, ne olacağı, ne karşılık alacağı belli olmayan bir çabayla uykusuz ve terleyerek, yazıyor çiziyor seslendiriyor. Kararan havada, şimşekler çakan beynin fırtınalarını, içinde tutamayacak kadar biriktirmiş birinin boyadığı tuval, üç kuruş için boyanmış olabilir mi? Herkes uyurken dizeler düşen, aydınlık geleceği düşleyen şair, nasıl biridir, bir düşünün. Sanatçı düşünen insandır bu nedenler.
İzmir son yıllarda önemli sanatsal etkinliklere ev sahipliği yaptı. Bundan sonra, daha da çoğalacak bu etkinlikler. Bizim için ilginç ve anlaşılmaz olan şey , nitelikli etkinliklere ve özellikle İzmir kaynaklı çabalara destek vermeyen İzmir kurumları, her nedense dışarıdan gelenleri, örneğin, mayıs ayında Atlas Pavyonu’nda açılan bir işporta sergiyi desteklediler. Hiç anlamadığımız bir başka uygulama, Güzel Yalı Kültür Merkezi’ndeki galeride İzmir’de yaşayan sanatçılara yer verilmemesi. Galerinin sergi düzeyini korumak gerekçesiyle yapılan bu uygulama, sanıyorum bir başka kentte yaşanmaz. Üstelik tartışılacak sergileri göz ardı etmemeliyiz. İlgililerin ve sanatçıların bu durumu değerlendirmesinde yarar var.
Sinema anlatım olanakları ve kitlelere ulaşma bakımından sanatlar içinde önemli bir yere sahip. Sentez sanat. Sinemanın bu özelliklerinden yararlanan çok sayıda alan var. Örneğin görsel sanatlarda sinema gibi video art çalışmaları da ilgiyle izleniyor. Picasso’nun değindiği gibi resim (sanat) bir saldırı ve savunma aracıdır. Sanatın kullanımıyla ilgili bir örneği ilgilerinize sunmak istiyorum.
Geçende eski öğrencilerimden biri, çok etkilenmiş olacak ki, Sinan Çetin'in “Mutlu Ol! Bu Bir Emirdir”[1] “2 kasım 1934 Anadolu’da bir köy” diye başlayan kısa filmini gönderdi. Filmin sunumunda kime ait olduğunu bilmediğim bir sav söz var: “İnsanların müziğine, kültürüne, yaşam tarzına yasaklar koyan siyasi otorite, hayatın karşısında daima tuhaf duruma düşmüştür.” Bu müthiş öngörü, nedense bana 12 Mart ve 12 Eylül günlerini anımsattı. Bir de “Beynelmilel’i. Sinan Çetin’e anımsatmak isterim, Dengir Mir Mehmet Fırat’ın sözünü ettiği “travmalar” nerelerde yaşandı dersiniz. Sokak ortasında sürüklenen kadınları, üniversite yurtlarında kampuslarında ve daha nice yerde oruç tutmadı, açık giyindi diye hırpalananların travmalarını ve yaşam tarzlarına zorla el uzatılan insanları ne çabuk unuttunuz. Bu toplumda insanların yaşama düşünme ve inanma biçimlerine hep saygı duyuldu. Ama şimdi Globalizmin ağzıyla Cumhuriyeti ve Atatürk Devrimlerini eleştirenlerin geçmişte yaşattıklarını da anımsayın. Madımak olayının 15. yıldönümü geldi. Sinan Çetin’in hiç mi yüreği sızlamaz. Anlattığı öyküde, sözde 1934 yılında bir köy evinde, (Bana göre hiç çalışmamış o tarihin evleri ve yaşama biçimini.) kadınlı erkekli bir grup türkü söylüyor. Birden içeri askerler giriyor. İçlerinde hiç rütbeli yok. Hepsi er. Okuyamadıkları adlarıyla klasik müziğin ünlülerinin yapıtlarını seslendirmelerini söylüyor gruba. Onlar da Mozart Beethoven’i seslendiriyorlar. Eğlenceli bir karikatürle, Cumhuriyet uygulamalarını araştırmadan eleştirmek, hak olabilir ama insafsızlık değil mi? Atatürk’ün sanata nasıl önem verdiğini, üstelik türkü ve şarkıları nasıl bir duygu yoğunluğuyla dinlediğini her aydın bilir sanıyorum. O dönemde Atatürk’e yaranmak için bazı uygulamaları abartanların yaptıklarını, Cumhuriyetin sırtına yıkmak doğru değil bize göre. Ama bu bir projenin parçası. Sinan Çetin’in söylemleriyle, 10. İstanbul Bienal Küratör’ü Hou Hanru’nun sözleri nasıl da destekliyor birbirlerini.
Şimdi bir tez işleniyor: “Batılı olmayan ilk modern cumhuriyetlerden ve gelişen dünyanın kilit oyuncularından biri olarak Türkiye’nin tarihi ve son dönem konumu bu yöndeki en radikal, çarpıcı ve etki uyandıran vakalardan birini oluşturuyor. Ancak can alıcı bir sorun, Kemalist proje tarafından savunulan modernleşme modelinin yine de sisteme dahil bazı çözülemez çelişkiler ve ikilemlerle dolu, tepeden inme bir dayatma olması: reformların, devrimci birer araç olarak gerekli olmalarına rağmen yarı-askeri bir şekilde dayatılması demokrasi ilkesine aykırıydı; milliyetçi ideoloji evrensel hümanizmin benimsenmesine aksi yönde işledi ve toplumsal bir elit önderliğindeki ekonomik ilerleme toplumsal bölünme üretti. Popülist siyasi ve dini güçler, taleplerini toplumun ‘taban’ında yeniden oluşturmayı ve yönlendirmeyi ve bu talepleri kendi çıkarları yönüne çevirmeyi başardılar.”[2]
“Bugün modernleşme yerel koşullar ve ideallerle ilişkili çeşitli modeller üzerinde, ve bireysel yerellikle ile ‘küresel’ arasındaki uzlaşmaların alanında gerçekleştirilmeli. Başka bir deyişle, Türkiye toplumunu mevcut çelişkili durumundan çıkarmak için, bireysel haklara ve hümanist değerlere saygı üzerine kurulu, aşağıdan gelen, gerçekten demokratik bir modernleşme ve modernlik projesi gerekmektedir.”[3]
Cumhuriyete ve Atatürk Devrimlerine saldırmak, Batılı, çağdaş ve demokrat olmakla eş anlamlı oldu; hem de öyle oldu ki, geçmişte ülkenin rotasını çizenlerin varmak istediklerini yok ederek batıya ulaşmak marifet sayılıyor artık. Çünkü ikisi arasında temel bir fark var: Kurucuların uygarlık olarak baktıkları yere, yeni devrimciler(!), istedikleri gibi yaşama özgürlüğünü sağlayacak bir kurtuluş olarak bakıyorlar. Uygar olmak yerine yok olma özgürlüğü. Tutsak bir ülkede inanç özgürlüğü. Bağımlı bir ülkede yaşama özgürlüğü. Özgürlüğü içi boşalmış bir kavram olarak algılayanların, dahası bu dünyada ülkeleriyle ilgili hiç beklentileri olmayanların, özgürlüğü olanaklarıyla algılayamamalarından daha doğal ne olabilir. Irak “özgürleşirken” milyonlarca canını yitirdi. Camileri, minareleri, en kutsal mekanları, müzeleri, geçmişleri yok edildi.
Küreselleşme bir gerçeklik olsa da sanatçılar bu oluşuma rüzgara kapılmış yapraklar gibi katılmaz. Düşünür, tartışır. Tepki verir.
Sanat severlere sanatçılara ve İzmir’in güzel insanlarına huzurlu bir yaz diliyorum.
[1] Yazan yöneten : Sinan Çetin
[2] Hou Hanru, “İmkânsız Değil, Üstelik Gerekli: Küresel Savaş Çağında İyimserlik” 10. İstanbul Bienali Sunum yazısı ya da kavramsal çerçevesi. Bkz: http://www.iksv.org/bienal10/detail.asp?cid=3&ac=kavramsal
[3] agy
Bedri KARAYAĞMURLAR
www.bedrikarayagmurlar.com
İzmir, Türkiye’nin aydınlık yüzü. Gelecek beklentilerinin ilk seslendirildiği, çağdaş ve uygar Türkiye’nin gülen yüzü. Merhaba.
İzmir’de sanat ve sanatçıların sizlerle buluşmasına katkıda bulunmaya çalışacağım. Ama izninizle şunu belirtmek ve vurgulamak isterim; sanatçı sözünden anlaşılması gereken, eğlence dünyasında çalışanlar değil, düşüncesini sanat yapıtlarıyla açıklayan kişilerdir. Sanatçı, gününe, çağına, ülkesine ve insanına karşı duyarlı ve sorumlu olan insandır. Sanatçı, yaratıcı ve özgün çalışmalar yapan, bunları da her türlü çıkar ve beklentiyle değerlendirilemeyecek nitelikte üreten insandır. Bu nedenle sanatçılar günün tanığı, geleceğin habercisidir. Bir anlamda toplumun nabzını elinde tutan, toplumun vicdanı olan kişilerdir. Bu denli önemli olan sanat ve sanatçının İzmir’deki varlığı, ona değer verenlerle, sizlerle daha da güçlenecek.
Bizler sanatçılar olarak, alanımızla ilgili sorumluluklarımızı elimizden geldiğince ve şaşılacak bir özveriyle yerine getirmeye çalışıyoruz. Bu abartı değil. Şimdi herkes bir köşede dinlenmeye çalışıyor ya da geçimin peşinde ama birileri, ne olacağı, ne karşılık alacağı belli olmayan bir çabayla uykusuz ve terleyerek, yazıyor çiziyor seslendiriyor. Kararan havada, şimşekler çakan beynin fırtınalarını, içinde tutamayacak kadar biriktirmiş birinin boyadığı tuval, üç kuruş için boyanmış olabilir mi? Herkes uyurken dizeler düşen, aydınlık geleceği düşleyen şair, nasıl biridir, bir düşünün. Sanatçı düşünen insandır bu nedenler.
İzmir son yıllarda önemli sanatsal etkinliklere ev sahipliği yaptı. Bundan sonra, daha da çoğalacak bu etkinlikler. Bizim için ilginç ve anlaşılmaz olan şey , nitelikli etkinliklere ve özellikle İzmir kaynaklı çabalara destek vermeyen İzmir kurumları, her nedense dışarıdan gelenleri, örneğin, mayıs ayında Atlas Pavyonu’nda açılan bir işporta sergiyi desteklediler. Hiç anlamadığımız bir başka uygulama, Güzel Yalı Kültür Merkezi’ndeki galeride İzmir’de yaşayan sanatçılara yer verilmemesi. Galerinin sergi düzeyini korumak gerekçesiyle yapılan bu uygulama, sanıyorum bir başka kentte yaşanmaz. Üstelik tartışılacak sergileri göz ardı etmemeliyiz. İlgililerin ve sanatçıların bu durumu değerlendirmesinde yarar var.
Sinema anlatım olanakları ve kitlelere ulaşma bakımından sanatlar içinde önemli bir yere sahip. Sentez sanat. Sinemanın bu özelliklerinden yararlanan çok sayıda alan var. Örneğin görsel sanatlarda sinema gibi video art çalışmaları da ilgiyle izleniyor. Picasso’nun değindiği gibi resim (sanat) bir saldırı ve savunma aracıdır. Sanatın kullanımıyla ilgili bir örneği ilgilerinize sunmak istiyorum.
Geçende eski öğrencilerimden biri, çok etkilenmiş olacak ki, Sinan Çetin'in “Mutlu Ol! Bu Bir Emirdir”[1] “2 kasım 1934 Anadolu’da bir köy” diye başlayan kısa filmini gönderdi. Filmin sunumunda kime ait olduğunu bilmediğim bir sav söz var: “İnsanların müziğine, kültürüne, yaşam tarzına yasaklar koyan siyasi otorite, hayatın karşısında daima tuhaf duruma düşmüştür.” Bu müthiş öngörü, nedense bana 12 Mart ve 12 Eylül günlerini anımsattı. Bir de “Beynelmilel’i. Sinan Çetin’e anımsatmak isterim, Dengir Mir Mehmet Fırat’ın sözünü ettiği “travmalar” nerelerde yaşandı dersiniz. Sokak ortasında sürüklenen kadınları, üniversite yurtlarında kampuslarında ve daha nice yerde oruç tutmadı, açık giyindi diye hırpalananların travmalarını ve yaşam tarzlarına zorla el uzatılan insanları ne çabuk unuttunuz. Bu toplumda insanların yaşama düşünme ve inanma biçimlerine hep saygı duyuldu. Ama şimdi Globalizmin ağzıyla Cumhuriyeti ve Atatürk Devrimlerini eleştirenlerin geçmişte yaşattıklarını da anımsayın. Madımak olayının 15. yıldönümü geldi. Sinan Çetin’in hiç mi yüreği sızlamaz. Anlattığı öyküde, sözde 1934 yılında bir köy evinde, (Bana göre hiç çalışmamış o tarihin evleri ve yaşama biçimini.) kadınlı erkekli bir grup türkü söylüyor. Birden içeri askerler giriyor. İçlerinde hiç rütbeli yok. Hepsi er. Okuyamadıkları adlarıyla klasik müziğin ünlülerinin yapıtlarını seslendirmelerini söylüyor gruba. Onlar da Mozart Beethoven’i seslendiriyorlar. Eğlenceli bir karikatürle, Cumhuriyet uygulamalarını araştırmadan eleştirmek, hak olabilir ama insafsızlık değil mi? Atatürk’ün sanata nasıl önem verdiğini, üstelik türkü ve şarkıları nasıl bir duygu yoğunluğuyla dinlediğini her aydın bilir sanıyorum. O dönemde Atatürk’e yaranmak için bazı uygulamaları abartanların yaptıklarını, Cumhuriyetin sırtına yıkmak doğru değil bize göre. Ama bu bir projenin parçası. Sinan Çetin’in söylemleriyle, 10. İstanbul Bienal Küratör’ü Hou Hanru’nun sözleri nasıl da destekliyor birbirlerini.
Şimdi bir tez işleniyor: “Batılı olmayan ilk modern cumhuriyetlerden ve gelişen dünyanın kilit oyuncularından biri olarak Türkiye’nin tarihi ve son dönem konumu bu yöndeki en radikal, çarpıcı ve etki uyandıran vakalardan birini oluşturuyor. Ancak can alıcı bir sorun, Kemalist proje tarafından savunulan modernleşme modelinin yine de sisteme dahil bazı çözülemez çelişkiler ve ikilemlerle dolu, tepeden inme bir dayatma olması: reformların, devrimci birer araç olarak gerekli olmalarına rağmen yarı-askeri bir şekilde dayatılması demokrasi ilkesine aykırıydı; milliyetçi ideoloji evrensel hümanizmin benimsenmesine aksi yönde işledi ve toplumsal bir elit önderliğindeki ekonomik ilerleme toplumsal bölünme üretti. Popülist siyasi ve dini güçler, taleplerini toplumun ‘taban’ında yeniden oluşturmayı ve yönlendirmeyi ve bu talepleri kendi çıkarları yönüne çevirmeyi başardılar.”[2]
“Bugün modernleşme yerel koşullar ve ideallerle ilişkili çeşitli modeller üzerinde, ve bireysel yerellikle ile ‘küresel’ arasındaki uzlaşmaların alanında gerçekleştirilmeli. Başka bir deyişle, Türkiye toplumunu mevcut çelişkili durumundan çıkarmak için, bireysel haklara ve hümanist değerlere saygı üzerine kurulu, aşağıdan gelen, gerçekten demokratik bir modernleşme ve modernlik projesi gerekmektedir.”[3]
Cumhuriyete ve Atatürk Devrimlerine saldırmak, Batılı, çağdaş ve demokrat olmakla eş anlamlı oldu; hem de öyle oldu ki, geçmişte ülkenin rotasını çizenlerin varmak istediklerini yok ederek batıya ulaşmak marifet sayılıyor artık. Çünkü ikisi arasında temel bir fark var: Kurucuların uygarlık olarak baktıkları yere, yeni devrimciler(!), istedikleri gibi yaşama özgürlüğünü sağlayacak bir kurtuluş olarak bakıyorlar. Uygar olmak yerine yok olma özgürlüğü. Tutsak bir ülkede inanç özgürlüğü. Bağımlı bir ülkede yaşama özgürlüğü. Özgürlüğü içi boşalmış bir kavram olarak algılayanların, dahası bu dünyada ülkeleriyle ilgili hiç beklentileri olmayanların, özgürlüğü olanaklarıyla algılayamamalarından daha doğal ne olabilir. Irak “özgürleşirken” milyonlarca canını yitirdi. Camileri, minareleri, en kutsal mekanları, müzeleri, geçmişleri yok edildi.
Küreselleşme bir gerçeklik olsa da sanatçılar bu oluşuma rüzgara kapılmış yapraklar gibi katılmaz. Düşünür, tartışır. Tepki verir.
Sanat severlere sanatçılara ve İzmir’in güzel insanlarına huzurlu bir yaz diliyorum.
[1] Yazan yöneten : Sinan Çetin
[2] Hou Hanru, “İmkânsız Değil, Üstelik Gerekli: Küresel Savaş Çağında İyimserlik” 10. İstanbul Bienali Sunum yazısı ya da kavramsal çerçevesi. Bkz: http://www.iksv.org/bienal10/detail.asp?cid=3&ac=kavramsal
[3] agy
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
